Çarık Çizmeyi Yenmişti

Tevellüdüm (doğum tarihim) bin üç yüz iki (1886). Üç ferman gördüm, üç padişah eskittim. Sultan Hamit’i, Sultan Reşat’ı bilirim. Seferberlik ilan olunca, kışlalara alındım. Çok talim gördüm, yer çiğnedim. Adana köprüsünde müfreze, Halep’te örfiyeydim. Dürzü harbinden yara almadan kurtuldum. Hicaz yolunda Hz. Ali’nin taşını gördüm, selamladım.

Kanal harbinde esir düştüm İngiliz’e. Seydi-Beşir kampına alındım. Çevresi çift kat tel örgüyle çevrili kampta, çeyrek peksimetten başka birşey vermezlerdi. Su yoktu. Kalksan döverler, yürüsen döverlerdi. Canımız daralır, sıkıntıdan maymunlar gibi gırtlağımızı döverdik. Çok bit vardı; saçımızı, kaşımızı, kirpiğimize kadar yemiş bitirmişti bitler.

Bir gün tel örgünün dışında bir kadın göründü. Kadın tanıdı beni, ben kadını. Haticeyan adında bir Ermeni kadındı. O da vaktiyle bizim Efrenk Köyü’nde yaşardı. Şişman bir de kocası vardı, kalaycılık yapardı. Bir gün kocası ölmüş, köyün hocası da ”Bu adam dinimizden değil, gavurdur!” diyerek cenazesini kaldırmadı ve adamcağızın ölüsü orta yerde kalmıştı. Ben de ”Bu adam gavur da olsa bir insandır, dini, tabiyeti önemli değil” demiş, cenazesini kaldırıvermiştim adamın.

Seferberlikte Haticeyan kaçmış, İngiliz’e sığınmış, Mısır’a gitmişti. Mısır nire, Toros’un başında ki Efrenk Köyü nire? Haticeyan benim yıllar önce kendisine yaptığım iyiliği unutmamış olacak ki İngiliz’e beni tanıdığını söyledi. ”Ben bu adama kefilim” dedi. Esir kampından çıkardılar beni. Haticeyan günlerce karnımı doyurdu, yaralarıma merhem sürdü, bakımımı yapıverdi. Sonra da ”Serbestsin!” dedi, salıverdi.

Ben de, yayan yapıldak vurdum kendimi çöllere. Her yan tehlike doluydu. O zamanlar İngilizler Araplar arasında bir söylenti yaymışlardı, ”Gördüğünüz her kaçak Türk askerinin karınları altınla dolu. Türkler anayurtlarına karınlarında altın kaçırıyorlar. Yakaladığınız Türk askerinin karnını deşin, bulduğunuz altın sizin olsun!” diye. Bunu duyan aç gözlü fellahlar da, nerede kaçak Türk askeri varsa yollarını keserek, pusular kurarak, cembiye denilen eğri uçlu bıçaklarını karınlarına takıp yırtarak, midesini ve bağırsağını boşaltıyorlardı, altın bulacağız diye. Ben de yakalanmamak için bazen bedevi, bazen eşkiya, bazen de fellah kılığına girerek geceleri yürür, gündüzleri saklanırdım.

Gazze, Beyrut derken Antakya\’da birliğime kavuşabildim. Misis, Devrendi, Tarsus, Ulukışla oradan da ham, tozlu yollarda yürüye yürüye Polatlı\’ya duhul oldum. Sakarya da siperler meskenimiz oldu. İstihkam kazdık dizimizde, gümüşlü tüfek gözümüzde. Afyon\’un ayazı ayaz, kışı buzdan buz olur. Poyrazları ata kuyruk sallatmaz. Bazen süvari oldum, atımla cumbalara düştüm yuvarlandım, atım öldü, ben kurtuldum. Bazen nefer oldum, çemberlere alındım. Su kabağından matara, topraktan yatak yaptık, göğü örtündük üstümüze. Başımızda çadır artığı boz kalpaklarla siperlerden siperlere atıldık. O zamanlar Kemal Paşa\’nın hükümeti bir asker kadar yoksuldu, çadırı, kaputu, postalı, karavanası yoktu biz askerine verecek. Silahımız toplamaydı, birimizin silahı öbürümüzün silahına benzemezdi. Mermileri uymazdı. Benim tüfeğimin kayışı bile yoktu, kayış yerine kılörme kara bir kestel ipi bağlamıştım da ondan Kestel Onbaşı\’ya çıkmıştı adım. Halen de öyle. Ayağımız çarıklıydı. Çarığımız kuruyunca hem ayağımızı sıkar, hem altı kayganlaşır, bazen bir düşman kadar tehlikeli olur, düşürürdü bizi. Biz de nerede su veya kan gölü görürsek üstüne basar, çarığımızın altını ıslatmaya çalışırdık. Islak çarık hem yolu iyi tutardı hem de ayağımızı sıkmazdı fazla. Aşımız, sabah akşam kaynamış nohutla buğdaydan ibaretti. İkişer üçer avuç kaynamış nohutla buğday verilirdi bizlere. Bizde karnımız iyice acıkmasın diye bel kayışımızı sıkıca sarar bağlardık, kursağımız karnımıza değsin de, açlığımızı duymayalım diye. Bazen de düşmanın kaçarken ovada ateşe verip yaktığı ekin tarlalarındaki başak artıklarını toplar, avucumuzda ufalar, üfler, savurur, kalan taneleri yerdik. \n

İşte o çarıkların sıktığı ayaklarımızla, haşlanmış buğdayların ıslattığı midelerimizle girdik İzmir\’e oğul. İzmir\’e girdiğimizde çoğumuzun çantaları buğday başaklarıyla doluydu. Düşmanı Çeşme\’ye kadar kovalayan askerlerin içinde ben de vardım, manga başıydım. Çeşme önlerinde ilk defa denizi gördüm. Çarığım ayağımı sıkıyordu. Deniz suyunda ıslatmak için çıkardım ayağımdan çarığımı. Ama taban diye birşey kalmamıştı altında. Çarığımı gözümün önünde tuttum da, tabanın deliğinden çizmeli düşmanın kaçışını gördüm; çarık çizmeyi yenmişti.

Gazze, Beyrut derken Antakya’da birliğime kavuşabildim. Misis, Devrendi, Tarsus, Ulukışla oradan da ham, tozlu yollarda yürüye yürüye Polatlı’ya duhul oldum. Sakarya da siperler meskenimiz oldu. İstihkam kazdık dizimizde, gümüşlü tüfek gözümüzde. Afyon’un ayazı ayaz, kışı buzdan buz olur. Poyrazları ata kuyruk sallatmaz. Bazen süvari oldum, atımla cumbalara düştüm yuvarlandım, atım öldü, ben kurtuldum. Bazen nefer oldum, çemberlere alındım. Su kabağından matara, topraktan yatak yaptık, göğü örtündük üstümüze. Başımızda çadır artığı boz kalpaklarla siperlerden siperlere atıldık. O zamanlar Kemal Paşa’nın hükümeti bir asker kadar yoksuldu, çadırı, kaputu, postalı, karavanası yoktu biz askerine verecek. Silahımız toplamaydı, birimizin silahı öbürümüzün silahına benzemezdi. Mermileri uymazdı. Benim tüfeğimin kayışı bile yoktu, kayış yerine kılörme kara bir kestel ipi bağlamıştım da ondan Kestel Onbaşı’ya çıkmıştı adım. Halen de öyle. Ayağımız çarıklıydı. Çarığımız kuruyunca hem ayağımızı sıkar, hem altı kayganlaşır, bazen bir düşman kadar tehlikeli olur, düşürürdü bizi. Biz de nerede su veya kan gölü görürsek üstüne basar, çarığımızın altını ıslatmaya çalışırdık. Islak çarık hem yolu iyi tutardı hem de ayağımızı sıkmazdı fazla. Aşımız, sabah akşam kaynamış nohutla buğdaydan ibaretti. İkişer üçer avuç kaynamış nohutla buğday verilirdi bizlere. Bizde karnımız iyice acıkmasın diye bel kayışımızı sıkıca sarar bağlardık, kursağımız karnımıza değsin de, açlığımızı duymayalım diye. Bazen de düşmanın kaçarken ovada ateşe verip yaktığı ekin tarlalarındaki başak artıklarını toplar, avucumuzda ufalar, üfler, savurur, kalan taneleri yerdik.

İşte o çarıkların sıktığı ayaklarımızla, haşlanmış buğdayların ıslattığı midelerimizle girdik İzmir’e oğul. İzmir’e girdiğimizde çoğumuzun çantaları buğday başaklarıyla doluydu. Düşmanı Çeşme’ye kadar kovalayan askerlerin içinde ben de vardım, manga başıydım. Çeşme önlerinde ilk defa denizi gördüm. Çarığım ayağımı sıkıyordu. Deniz suyunda ıslatmak için çıkardım ayağımdan çarığımı. Ama taban diye birşey kalmamıştı altında. Çarığımı gözümün önünde tuttum da, tabanın deliğinden çizmeli düşmanın kaçışını gördüm; çarık çizmeyi yenmişti.
Daha ne söyleyeyim ki? hangi birini anlatayım ki? Deniz denize bakan konakların çıra gibi yanışını mı? Çıkan dumanların arasından anasız babasız kalmış çocukların çığlıklarını mı? Herşey kıyamet alametiydi. Hepsi de anasını babasını soruyor, ekmek, su istiyordu bizden. Afyon\’dan beri çarpışa çarpışa akıp gelen biz asker amcalarından soruyorlardı analarıyla babalarını. Nereden bilebilirdik ki? Ya öldürülmüşlerdi ya da kaç kaç olmuşlar, dağlara gizlenmişlerdi. Gizlenen köylüler, mendilleriyle hayvanlarının ağızlarını sıkıca bağlarlardı, hayvanlar meleyip anırırsa, sesleriyle kendilerini ele vermesin, düşman duymasın diye. \n

O cepheden bu cepheye bu cepheden o cepheye derken tam on bir yıl seferberliğin içinde döndürdüm bu ömrü oğul. Tam on bir yıl kurşun altı oldum, ölüm ağızlarında bulundum. Ne anamla babamı görebildim ne bayramlaşıp kucaklaşabildim. Düşmanın girdiği yerde bayramlaşma, kucaklaşma mı olurmuş?\n

Bu savaşların hiçbirinde çavuşluk, rütbe ummadım. Kör dumanlar dağılsın borazan sesiyle uyanacağımıza horoz sesiyle uyanalım dedim. Terki silah ettiğimde yaşım otuzu geçmişti. Çoğu ayarlarımın saçları ağarmıştı. Hayata ilk başladığım köyüme döndüğüm vakit babamı mezarda, anamı ise yaşlanmış, eğri buldum. Herşey harap olmuştu. Başa, yani aslına dönmüştü, çekirdek misali. Açlık evleri delmiş, bağlar yabana kesmişti. Çamur karıp duvar örmeye koyuldum hemen. Başımı sokacak evimi kurdum. Birtek kıl şalvarla düğmesiz, yakasız bir gömleğim vardı üstümde. Onlarla yatar, onlarla kalkardım günlerce. Kirlenince geceleri çıkarır küllü suda yur yıkar, sonra ocak ateşinin kenarına asardım kuruması için; bende yorganımın altına çır çıplak girer, sabaha kadar beklerdim.

Belim doğrulsun, hanem yeşersin dedim, evlendim sonunda. Kırkından sonra şehzade oldum misali. Çocuklarım oldu, torunlarım. Başım horantaya karıştı.

Ama şimdi yaşlandım oğul. Gövdem duygularını yitirdi. Belden aşağım toprağa girmiş sayılır. Yakında toprak omuzuma doğru çıkarsa hiç şaşmam. Ama yaşlanmam keşke bir işe yarasaydı oğul. Kulağıma çalıyor, duyuyorum, durum şartlar bozukmuş yine, durum ahval kötüymüş… Kendi kendime söylenir diyinirdim, “Eskiden çarık zamanında atındık, şimdi sulh zamanında geçmez akçe, pul olduk” diye.

Daha ne söyleyeyim ki? hangi birini anlatayım ki? Deniz denize bakan konakların çıra gibi yanışını mı? Çıkan dumanların arasından anasız babasız kalmış çocukların çığlıklarını mı? Herşey kıyamet alametiydi. Hepsi de anasını babasını soruyor, ekmek, su istiyordu bizden. Afyon’dan beri çarpışa çarpışa akıp gelen biz asker amcalarından soruyorlardı analarıyla babalarını. Nereden bilebilirdik ki? Ya öldürülmüşlerdi ya da kaç kaç olmuşlar, dağlara gizlenmişlerdi. Gizlenen köylüler, mendilleriyle hayvanlarının ağızlarını sıkıca bağlarlardı, hayvanlar meleyip anırırsa, sesleriyle kendilerini ele vermesin, düşman duymasın diye.

O cepheden bu cepheye bu cepheden o cepheye derken tam on bir yıl seferberliğin içinde döndürdüm bu ömrü oğul. Tam on bir yıl kurşun altı oldum, ölüm ağızlarında bulundum. Ne anamla babamı görebildim ne bayramlaşıp kucaklaşabildim. Düşmanın girdiği yerde bayramlaşma, kucaklaşma mı olurmuş?

Bu savaşların hiçbirinde çavuşluk, rütbe ummadım. Kör dumanlar dağılsın borazan sesiyle uyanacağımıza horoz sesiyle uyanalım dedim. Terki silah ettiğimde yaşım otuzu geçmişti. Çoğu ayarlarımın saçları ağarmıştı. Hayata ilk başladığım köyüme döndüğüm vakit babamı mezarda, anamı ise yaşlanmış, eğri buldum. Herşey harap olmuştu. Başa, yani aslına dönmüştü, çekirdek misali. Açlık evleri delmiş, bağlar yabana kesmişti. Çamur karıp duvar örmeye koyuldum hemen. Başımı sokacak evimi kurdum. Birtek kıl şalvarla düğmesiz, yakasız bir gömleğim vardı üstümde. Onlarla yatar, onlarla kalkardım günlerce. Kirlenince geceleri çıkarır küllü suda yur yıkar, sonra ocak ateşinin kenarına asardım kuruması için; bende yorganımın altına çır çıplak girer, sabaha kadar beklerdim.

Belim doğrulsun, hanem yeşersin dedim, evlendim sonunda. Kırkından sonra şehzade oldum misali. Çocuklarım oldu, torunlarım. Başım horantaya karıştı.

Ama şimdi yaşlandım oğul. Gövdem duygularını yitirdi. Belden aşağım toprağa girmiş sayılır. Yakında toprak omuzuma doğru çıkarsa hiç şaşmam. Ama yaşlanmam keşke bir işe yarasaydı oğul. Kulağıma çalıyor, duyuyorum, durum şartlar bozukmuş yine, durum ahval kötüymüş… Kendi kendime söylenir diyinirdim, ”Eskiden çarık zamanında atındık, şimdi sulh zamanında geçmez akçe, pul olduk” diye.

Not: Kestel Onbaşı ile bu konuşma 10 Ağustos 1994 günü yapılmıştır.

(Bolkar Dergisinden alınmıştır.)
Osman ŞAHİN

Aşağıdaki yazıları da beğeneceksiniz:

Paylaşın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 + five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.