Etiket arşivi: reklam

Televizyon çocuklarımızı nasıl etkiliyor? – 2

Sağlık uzmanları uzun süreyle TV seyretmenin yüzyılın sağlık problemi olan obziteye yol açtığını söylüyorlar. TV seyreden çocuklar inaktif ve genellikle kestirmeye(uyku) meyilli oluyorlar. Buda metabolizmalaının yavaş çalışması ve obeziteye doğru giden bir yola girmeleri anlamına geliyor. Öteyandan seyrettikleri reklamlarda da sağlıksız beslenme ürünlerini (ör. Fast food, patates cipsi ve saçma sapan içecekler) seyrediyorlar.

Ayrıca çok fazla eğitim odaklı tv yayınlarıda çocuk sağlığını tehdit ediyor. Örneğin 4 saat boyuna eğitim içerikli bile olsa tv seyreden bir çocuk fiziksel olarak egzersiz yapmamış oluyor. Halbuki kitap okuyabilir, arkadaşlarıyla oynayabilir bu süre zarfında.

Yapılan çalışmalar TV seyretme süresi azaltılan çocukların kilo verdikleri ve Vücut kütle oranlarının (body mass index – BMI) düştüğü gözlemlenmiştir.

Reklamlar

Amerika’da çocuklar her yıl 40.000 reklam seyrediyorlar. Haftasonu çizgi filmleri, saçma sapan gıdalar ve oyuncak reklamları ile dolu oluyor. Kutu içinden çıkan sürpriz hediyeler yada oyuncaklar gibi pazarlama mesajları ile çoçuklar bombardımana uğruyor. Tüm bunlar herkes için ideal, normal gibi algılanıyor çünkü çoğu kimse bunların olumsuz etkilerinin farkında değil.

( yaş altındaki çoğu çocuk yapılan ticari reklmalrın satış yapma amacını anlamıyor. 6 yaş altındakiler ticari ile ticari olmayan reklamları ayıramadıkları için onlar için yatratılmış kahramanların sundukları ürünler ile dikkatleri çekilmeye çalışılıyor.

Tabiki pazarlama mesajlarını tamamen yok etmek yada kaldırmak mümkün değil. Siz her ne kadar TV’yi kapatsanız yada izlemey isınırlandırsanızda reklamlar herhangi bir şekilde ya çok tekrarı olduğundan yada akadaşlarından vb. nlara mutlaka erişiyor.

Burada sizin yapabileceğiniz çok akıllıca bir şey var: Çocuğunuzla birlikte bir reklamı seyrederken onun bu ürün hakkından ne düşündüğünü sormak ve onu iyi bir tükeici olaak yetiştirmek. Burada biraz provokatif sorular sorabilirsiniz: “ Bunun neyini beğendin?” “Reklamda göründüğü kadar güzel, büyük, renkli olduğunu düşünüyor musun?” “Sence bu iyi bir seçim mi?” gibi.

Reklamların aslında insanların gerçekten ihtiyaç duymadıkları şeylere yönelik olan taraflarını mutlaka çocuğunuza açıklayın. Sorsada sormasada. Bazen bu reklamlardan etkilenip ilgili ürünü alırsak mutlu olacağımıza inanabiliriz. İşte bu noktada çocuklarımıza gerçe kdünyada neyin nasıl hayatımızı etkileyeceği yada onun hayatını etkileyeceğini açıklamamız gerekir.

Çocukların reklamlardan çok fazla etkilenmemeleri için:

  • Reklamı az olan kanalları tercih etmek
  • Programları cd yada kasede alıp reklamsız olarak seyrettirmek
  • Sadece çocuklar için satılan CD-DVD’leri almak
  • Baby Channel gibi özel kanalları tercih etmek

Türkiye’de toplumun farklı kesimlerinin temsil edildiği geniş çaplı bir araştırma sonucu anne babaların %80’e yakınının televizyon programlarının içeriği konusunda bilgilenmek ve uyarılmak istediklerini ortaya koymuştur.

Akıllı İşaretler sistemi, konuyla ilgili bağımsız uzmanlar tarafından geliştirilmiş karma bir sistemdir. Bu sistem, iki konuda bilgi vermektedir. Bunlar, programın olası zararlı içeriği ve programın hangi yaş grubuna uygun olduğudur.

1) Programın olası zararlı içeriği: Zararlı etkileri olabilecek içerik alanları; şiddet ve korku, cinsellik ve örnek oluşturabilecek olumsuz davranışlar (ayrımcılık, alkol ve sigaranın aşırı kullanımı, madde kullanımı, yasa dışı davranışlar ile kaba konuşma / küfür) olarak belirlenmiştir.

2) Programın hangi yaş grubuna uygun olduğu: Programlardan etkilenme düzeylerine göre yaş grupları, Tüm izleyici, 7 yaş, 13 yaş ve 18 yaş olmak üzere dört grupta ele alınmıştır.

Fakat her halukarda bir programın tam ve doğru olarak değerlendirilip doğru akıllı işaretin verilemeyebileceğini unutmayın. Yani tam olarak güvenmeyin. “Genel İzleyici” damgalı bir dizideki çocuk yaralanınca bunu seyreden bir arkadaşımın kızının uzun süre etkisinde kaldığını yaşadım.

Paylaşın:

Televizyon çocuklarımızı nasıl etkiliyor? – 1

Çocuklara TV seyrettirme yada seyrettirmeme ile ilgili birçok şehir efsanesi var. “Seyrettirmeyelim zararlı” diyenler çoğunlukta fakat bu kişilere “Neden?” diye sorduğunuzda şiddet, seks gibi unsurlardan çocuğun etkileceği gibi basit bir yanıt alıyorsunuz. Ben konunun biraz üzerine gidince enteresan şeylerle karşılaştım.

Çocukların çoğu okula başlamadan önce televizyon ile tanışıp ona bağlanıyorlar. Hatta bazı çocuk kreşleri gün içinde çocuklara TV seyrettiyor.

Özellikle 2 yaşına gelene kadar ki dönem çocuğun beyin gelişimi için en kritik dönem. Bu yüzden asla TV’yi ebeveyn-çocuk etkileşimi arasına sokmamak gerekiyor. Çocuğun kavrama, fiziksel, sosyal ve duygusal açıdan gelişimi bu dönemde anne babası ile gireceği araştırma, öğrenme, karşılıklı iletişim ile mümkün.

Aslında iyi uygulamalarda yok değil. Amerika’da okul öncesi çocuklara TV’den alfabe, temel hesaplama ve doğal hayat, belgeseller aracılığı ile öğretiliyor. Fakat zararları daha fazla;

Günde 4 saatten fazla TV seyreden çocuklar aşırı kilolu oluyor.

Şiddet içerikli yayın seyreden çocuklar dünyanın korkutucu bir yer olduğunu ve başlarına mutlaka kötü bir şey geleceğine inanıyorlar.

TV’de seyredilenler sonucunda çocuğun kadın-erkek tanımı ve ırksal farklılıklar konusunda farkındalığı güçleniyor. Yani kadın ve erkek ile ilgili tanımlamalarını TV’den esinlenerek yaparken(eşini döven bir erkek onun kafasında erkeğin eşini dövmesi motifini oluşturabiliyor), ırk ayrımını (siyah-beyaz vb.) TV’den öğreniyor.

TV izleme mutlaka kontrol altında tutulmalı, TV yerine arkadaşlarla oynama, spor yapma yada okuma özendirilmelidir.

Şiddet

Amerika’da yapılan bir araştırmada 18 yaşına gelen bir gncin hayatı boyunca TV’den yaklaşık 200.000 şiddet olayına şahit olduğu saptanmış. İşin kötü tarafı çoğunlukla şiddetin keyif ve eğelence ile bağlantılı olarak sunulması yada bir çok yerde haklı gösterilmeye çalışılması. Sonuç olarak şiddete dayalı gösterimler “iyi adam” olmayı çocuklar için erdem haline getiriyorlar fakat birsıkıntı var. Anne-babalar”aman vurma” “kavga etme” derken TV, eğer iyi adamsan “vur, kır, dök” demeye başlıyor.

Çocuklar 2 ila 7 yaşları arasında gerçeklik ile fantaziyi tam olarak birbirinden ayıramadıkları için korkunç görünümlü şeylerden etkileniyorlar. Örneğin Afrika maskları yada canavar heykelleri gibi.

8-12 yaşa gelen çocukların seyrettikleri filmler, haberler ve reality şovlardan etkilenerek şiddet, doğal afet ve çocuklara verilen zararlardan korktukları saptanmış. Bu noktada çocuklara dürüst ve güvence veren konuşmalar yapılarak korkuları giderilmeli. Yada çocukların bu tipteki programları izlemelerini sınırlayabilirsiniz.

Riskli Davranışlar

TV’de hoş, neşeli ve heyecanlı gibi gözüken ancak alt tarafında seks, şiddet vb. öğeleri dile getiren ve riskli davranışları ön plana çıkaran bir çok program yer alıyor. Hatta birçok programda bu riskli davranışlar aleni gösterliebiliyor. (Alkol almak, sigara içmek vb.)

Yapılan çalışmalar seksüel içerikli programları izleyen çocukların izlemeyenlere göre daha önce seks hayatını aktive ettiği saptanmış.

Paylaşın:

Ses ile pazarlama

2004 yılında Garanti’de çalışıyor iken “konuşan ekstre” yapalım diye bir öneri getirmiştim. Gönderdiğimiz elektronik ekstrelerin(pdf) içine reklam spotu eklemekti ve bir örneğini hazırlamıştım. Maalesef o dönemde tutulmayan bir fikir olsa da 2008 yılı sonunda bu sefer Garanti’nin danışmanı iken tekrar gündeme getirdiğimde ilgilenildi ve üye işyerlerinin ekstrelerine ses eklendi.

Ses bence alternatif kullanım yolları ile pazarlamada yeni bir konsept olarak daha fazla önem kazanmaya başlayacak. Aslında pazarlama açısından ses kayıtlarının ya da canlı olarak sesin daha verimli kullanılabileceği ve çok faydalı olacağını düşünüyorum. Bu yüzden SES’ i ” akıllı ” kullanma konusunda birkaç cin fikri sizlerle paylaşmak istedim;

Otomatik dilenciler – Size yoldaki bir makine yapacağınız bağışın Çocuk Esirgeme Kurumuna vb. gideceğini söylese ve hatta belki çocukların kendi seslerinden şiirler okusa. Sokaklarda bizlerden çok daha zengin olan dilencilere para vermekten daha iyi olmaz mı?

Turizm – Aslında Miniaturk, gezi botları vb. yerlerde artık birkaç dilde size orayı anlatan ve bilgi veren cihazlar var. Elinizdeki bileti makineye okuttuktan sonra dil seçeneğini seçip dinlemeye başlıyorsunuz.

Sanal Açıklayıcılar – Bazı makinelerin nasıl kullanılacağı çokta kolay olmuyor. Örneğin artık birçok mağazada karşıma çıkan 2 YTL’yi içine atıp kolu çevirdiğinizde oyuncak düşüren makineler var. Bu makinelere 30 saniyelik bir ses kaydı konup insanlara yol gösterilebilir. Aynı şekilde bankaların ATM makinalarınada bu tip sesli yol göstericiler konulmalıdır.

Hoşgeldin – Bir restauranta, otele yada mağazaya girdiğinizde size hoşgeldin diyen, çıkarken güle güle diyen bir ses kaydı hoş olmaz mıydı.

Minyatür – Doğum günü pastanızın mumları yandığında yada hediye paketini açtığınızda tebrik mesajınıda dinleyebilirsiniz. Hatta hediye paketinizden çıkan bir kodu internette bir siteye girip hediyeyi size gönderenin mesajını dinleyebilseniz fena mı olurdu?

Mağazalar – Aslında birçok mağaza şu departmanda şu indirim var vb. kullanıyor ama hiç biri şu markanın promosyonu şu bölümde gidin tadın yada bugün şu gazeteyi okudunuz mu vb. bir mesajı vermiyorlar.

Ringback tone’lar – Birisi sizi cep telefonunuzdan aradığında ona müzik dinletebiliyorsunuz. Hatta bir dönem telesekreter mesajınızı kendiniz kaydedip onu da dinletebiliyordunuz.

Espiri – Evdeki telesekreterinize bir fıkra yada bir anınızı kaydederseniz siz evde yokken arayanlar bunu dinleyebilirler. Eğer bir kurumsanız neden reklam spotlarınızı yada scriptlerinizi koymayasınız ki?

Gelecekte – Size evden çıkarken açık unuttuğunuz ışıkları yada cihazları hatırlatma, arabanızdan inerken dışarının hava durumunu hatırlatabilir.

Ciddi Öneri: Bir bankanın internet sitesine girdiğinizde ve bilgisayarınızda mikrofon var ise ör.”Garanti” dediğinizde login sayfası açılsa iyi olmaz mıydı? Ama o kadar…Daha fazla yüksek ses ile finansal bilgileri ifşa etmenin manası yok:)))

Paylaşın:

Eski-Yeni Trend: Home Advertising – Eviçi Pazarlama

Türkçesine ne yazacağımı bilemedim işin doğrusu. Kısaca anlatayım: Birçok firma size aldığınız ürünlerin yanında -ki benim en çok Lipton’da dikkatimi çekiyor, kendi logolarının olduğu bir demlik veya çay kabı veriyorlar, evinizde kullanabileceğiniz ürünler veriyorlar. Bu ürünleri kullanırken firmanın reklamını da sürekli gözünüzün önüde tutuyorsunuz.

home

Bu tip reklam ürünlerine aklıma gelen örnekler şunlar;

1- Her türlü kırtasiye(kalem, kalemlik, ajanda vb.)
2- Özel aksesuar (anahtarlık, kol saati vb.)
3- Duvara asılanlar(takvim, imsakiye)
4- Ev aksesuarları(saat, vazo, resimlik vb.)
5- Araba aksesuarları – Ev konseptinde özelimize girdiği için ekliyorum
6- Gadget’lar – mp3 player vb.

Şimdi bunları güzellikle(paşa paşa-bu deyimi çok severim lakin neden paşa dendiğini bilmem) alıp evimize sırf  “bedava” olduğu için koyup hem yararlanıyor hem de reklam yapılmasını sağlıyoruz. Neden evlerimizi internet erişimi, indirim vb. kolaylıklar sunanlara reklam için kullandırtmayalım.

Fakat yine dikkati çeken bir şe, bu tip eşantiyon vb. uygulamalarda aile ya da kişi bazına indirgenmeyen bir pazarlama politikası güdülmesi. Halbuki bu düzeyde bir strateji ile ev içi reklam tasarlansa(gelir düzeyi, aile odaklı vb.) çok daha akıllıca olur düşüncesindeyim.

Bizi sokakta ya da çeşitli yerlerde(mağaza, alışveriş merkezleri vb.) çeşitli tarayıcılarla (vücut ısısı tarayıcıları, retina okuyucular, hareket izleyiciler vb.) izleyerek pazarlamalarına yön verenler eğer evde 3 gün uykusuz geçirdiğimi izleyebilseler bana sağlık merkezi ya da doğru beslenmeye ilişkin önerileri getiremezler mi?

Para karşılığı reyting ölçümü için Tv izleme alışkanlıklarını takip ettiren ve satanlar yok mu? Demek ki evin içine ne kadar akılılıcas girerseniz ve bunu yaparken kişileri kullanmak yerşne onlara dafayda sağlayıp win-win bir ortam yaratırsanız bu işten herkez kazançlı çıkmaz mı?

Ev içi reklama yönelik sizin alternatif önerileriniz neler?

Paylaşın:

Internet’ten para kazananlar – Reklam

Geçen sene yaptığım bir araştırmadan hazırladığım yazıyı paylaşmak istedim. Internet’ ten para kazanma konusunda bir çok şehir efsanesi var. Bir kısım “ oturduğu yerden para kazanacaqğını ” düşünürken bir kısım ise “hayatta para kazanılmaz” diye düşünüyor.

Şimdi size SADECE Google reklamlarını kullanarak kazanılan paralardan bahsedeceğim. Bu sitelerin diğer reklam yöntemlerini kullanarak daha fazla gelir elde ettiklerini unutmamanızı belirtmek istiyorum.

1: Markus Frind: PlentyOfFish.com – internetteki en büyük bedava online buluşma sitesi ile ayda 300,000 ABD doları kazanıyor. Aylık sayfa görüntülenme sayısı 500 milyonu bulan sitesini evden yönetiyor. Yüzlerce insan çalışmıyor sadece kız arkadaşı müşteri epostalarını yanıtlıyor. Tüm kodunu kendisi yazmış ve 4 makinede çalışıyor.

2: Kevin Rose: Digg.com – 2004 yılının Aralık ayında sadece 1000 USD ile kurduğu sitesi şu anda aylık 250,000 ABD doları reklam geliri getiriyor. Aylık 200 milyon sayfa görüntülenmesine ve 400.000 üyeye sahip.

3: Jeremy Shoemaker – shoemoney.com – Internetten pazarlama konusunda uzmanlaşan sitenin aylık reklam kazancı 140,000 ABD doları. Jeremy, google reklam uzmanı.

4: Jason Calacanis: Weblogs, Inc. – Blog kavramının babası Weblogs’u AOL’ye (Amercan Online – Amerika’nın en büyük internet erişim firması) 25 milyon ABD dolarına sattıktan sonra şu anda aylık reklam geliri 120,000 ABD doları civarında.

5: David Miles Jr. & Kato Leonard – freeweblayouts.net – sitelerinde myspace.com’da kullanılabilecek temalar satarak ayda 100,000 ABD dolarlık bir reklam gelirine ulaştılar.

6: Tim Carter: AskTheBuilder.com – Aslında tesisatçı ve marangoz olan Tim Carter’ın radyo şov’u ve bazı televizyonlarda da programları var. Sitesi ayda 30,000 ABD doları gibi bir reklam geliri elde edebiliyor.

7: Shawn Hogan – DigitalPoint.com ile ayda 10,000 ABD doları reklam geliri elde ediyor.

Paylaşın:

Maliyetleri düşüreceğim derken hata yapmayın!

Hem kriz durumlarında hem de ekonominin kötü gidişatına paralel olarak işler biraz kötüye gittiğinde en büyüğünden küçüğüne tüm şirketlerde maliyet düşürme çalışmaları başlar. Özellikle Türkiye’de ekonominin iyi olduğu dönemlerde “lale devri” yaşayan firmalar ekonomik kriz ile birlikte “sinekten yağ çıkarmaya” başlarlar. Özellikle büyük firmalarda tüm maliyet kalemleri masaya yatırılır ve maliyet kalemlerinin her birinde neler yapılabileceği üzerinde çeşitli komiteler kurulur, projeler başlatılır.

Hatta şirket içi bu kurullar arasında en çok maliyet düşürenin ödüllendirilmesi veya takdir görecek olması “kraldan kralcı” yöneticilerinde su üstüne çıkmasını sağlar. Zamanında milyonları/milyarları önemsemeyen şirket, kuruşların hesabını yapmaya başlar. Zaten başından beri en ekonomik şekilde yürütülmesi gereken bu işler neden krizde masaya yatırılır bilinmez.

Öncelikle danışmanlık ve eğitim giderleri kesilir. Daha sonra en büyük gider kalemi olan insan kaynaklarına sıra gelir ve işten çıkarmalar, daha ucuz eleman almalar ve dış kaynak kullanımı yapılır.

İşte bundan sonrası zorlaşır çünkü yapılacak maliyet indirimlerinin anlamlı bir yüzde olabilmesi için gereken büyük lokmalar yutulmuştur. Şimdi ufak tefek işlere yönelinilir. Müşterilere kağıt olarak gönderilen evrakların eposta ile gönderilmesi(TTNet), daha önce masrafsız olan işlemlerden masraf alınması(Bankalar), şirket arabalarına konulan benzine sınırlama, seyahatlerde kısıtlama, uçak yerine otobüs kullanımı, makam arabalarında daha ucuz modele geçiş, prim-temettü dağıtılmaması, dağıtım aracının zaman sabit kalmak kaydı ile daha çok yere uğraması vb. onlarca örnek sayılabilir.

Benim üzüldüğüm nokta bu tip durumlarda çalışan moralinin 2. plana atılması oldu. Aslında çalışan morali gerek kazançları artırmada gerekse maliyetleri düşürmede en önemli noktalardan birisi diye düşünüyorum.

Türkiye’yi eleştirirken dünyada da maliyet düşürme konusundaki çalışmaların çok farklı olmadığını gördüm. Bazı yurtdışı örnekler vermek istiyorum;

– Renkli yazıcı-kartuş kullanımından vazgeçmek (Credit Suisse – Citigroup)
– Temsil – ikram vb. misafirleri yemeğe götürmenin kesilmesi (Credit Suisse)
– Akşamları güvenlik görevlisinin gezerek açık monitörleri kapaması(Intel)
– Yıllık izinlerin resmi tatiller ile aynı günlere denk getirilmesi (Yahoo)
– Tatilleri ücretsiz yapma (Microsoft)
– Personel jimnastik salonlarını kapama(J.P. Morgan Chase)
– Personele verilen cep telefonlarını kapatma(J.P. Morgan Chase)

Önemli olan bir diğer noktada yapacağınız maliyet düşürücü çalışmanın kazanç getirici etki yaratabilmesidir. Eğer sadece maliyet düşürüyorsanız zaten bir noktada sınıra gelip dayanacaksınız. Eğer bu kesintiyi kazanç getirici bir aksiyon ile tamamlarsanız örneğin kağıt yerine e-posta gönderiminde e-posta içine reklam satınalma vb. anlamlı olacaktır.

Sizlerinde bu konuda yaşanmışlıklarınız olduğuna eminim. Size en komik gelen maliyet düşürücü eylem neydi? Eğer aklınıza gelirse buraya yorum olarak gönderebilirsiniz.

Paylaşın:

Marka 2008 – Konferans Notları – 2. Bölüm

Tarih                        : 27-28 Kasım 2008

Yer                           : Çırağan Palace-İSTANBUL

Hazırlayan                 : Belgin USANMAZ

Marka 2008

Konferans Notları

II.GÜN           : 28.11.2008

Konuşmacı           : Sarah McCARTNEY

Marka Strateji Uzmanı, Yazar

Little Max Kurucu, Yönetici

Sunum Notları     :”Markanın şeytani ikizi: Sahtecilik”

Markalar, sahte markalar ve müşteriler arasındaki karmaşık ilişkiyi The Fake Factor adlı kitabında ele alan Marka Strateji Uzmanı McCartney,  Tüketici, markaya kalitesi nedeniyle hayran olmuşken, kalitesiz olduğunu bildiği sahte markayı neden satın alıyor? Tüketicinin markaya sahip olma tutkusuyla neredeyse bir madde bağımlısı gibi davrandığı bu durumda kötü yola sapmasına ve bu sahtekarlığa alet olmasına sebep olana duygular neler? Sorularını sorarak interaktif sunumuna başladı.

Bu gün dünyada en fazla taklit ürünlerin olduğu ülkenin”Çin” olduğundan bahseden konuşmacı, ilaçlar, güneş gözlüğü gibi ürünlerin taklitlerinin tehlike saçtığını dile getirerek , bu ürünleri alanlar sayesinde taklitçiliğin arkasının kesilmediğine yönelik dünya markalarından örnekler sundu. (Louis Vuitton-Swatch).

İnsanları taklit alıma yönlendiren özellikler arasında; “Ucuz olması-o ürünü kullananların parçası olma isteğinin”  ilk sıralarda yer aldığını söyleyen McCartney,  insanların üretim fazlası, orjinal ürün denilmesinden etkilendiğini ve böylece alıma geçtiğini, artık büyük markaların bile kendi ürünlerinin taklidinden gelir elde edecek seviyede bu duruma göz yumduğunu  gösteren Avrupa’dan örnekler verdi. Bu durumun anlaşılır bir şey olmadığını savunan konuşmacı, hatta suç bile olduğunu dile getirerek  bu konudaki düşüncelerini dinleyicilerle paylaştı.

Taklit ürünlerin piyasa varlığını sürdürmemesi için ;

Güvenilir-itibarlı mağazalarda satılması,

Marka yöneticilerinin dikkatli olması, tedarik zincirini kontrol etmesi,

Satıcıların bu işi cazip bir şekilde sunmaması,

Gerektiğini sözlerine ekleyen konuşmacı, “ Bu taklit ürünleri üreteni aslında ele geçirmek lazım, satanı değil “ diyerek, kanunların bu konuda (fikri mülkiyet-organize suç) yeterli olmadığını ve kontrol mekanizmasının iyi işlemediğini sözlerine ekledi.

İnsanların orijinal bir ürüne sahip olamadığı durumlarda devreye giren taklit ürünleri tercih ederken Why buy them? Why not buy them? Why make them? Gibi baş soruları kendisine sorarak bu piyasanın büyümesine destek olmaması bir vatandaşık görevidir diyerek sunumunu tamamladı.

Konuşmacı           : Erem DEMİRCAN

Türk Telekom-Pazarlama ve İletişim Başkanı

Sunum Notları     :”Türk Telekom”

Okumaya devam et

Paylaşın:

Bedavacılık kültürü içimize sinmiş

Internet, bedava yada çok ucuz olmalı düşüncesini ilk gününden bu yana cesaretlendirmeye devam ediyor. Ve herkesin internet üzerinde işine yarayacak bir şeyler mevcut.

Amerika’nın en büyük internet servis sağlayıcı şirketi olan American Online sitesinde yapılan 20 milyon aramayı analiz ettiğinde insanların büyük bir kısmının bedava seks, bedava resim ve bedava müzik aradığını bulmuş. Eğer aranan şey bedava değil ise aranan en önemli diğer özellik “yeni” olması imiş.

Bir diğer rapor ise 16-24 yaş arasındaki gençlerin %70’inin müzik indirdiğini ancak 40’ta birinin para ödediğini söylüyor. Geçtiğimiz yıllarda reklama dayalı bir gelir modeli ile bedava müzik dağıtıldığını görmüştük. Ben bu tip modellerin zamanı çok parası az olanlar için mükemmel olduğunu düşünüyorum.

Aslında internetten beklentilerin bedava olması bir yerde normal çünkü internet bir self-servis hizmet. Self-servis hizmetler bedava veya çok ucuz, hızlı ve kullanımı kolay olan servislerdir. Ve hatta birçok fast food restaurantta bir menü aldığınızda bedava oyuncak bile verirler.

Internet bir taraftanda hayatımızı ucuzlatıyor. Gazeteleri internetten okuyoruz, müzikte dinleyebiliyoruz ve hatta artık TV sitelerinde haberleri ve yayını izleyebiliyoruz.

Dosya paylaşım siteleri açıldıkça eskiden “çalmak” dediğimiz şey “paylaşım” haline dönüştü. Aslında kimsenin hakkını yemekte istemem, gerçekten “çalma”değil aslında biraz Robin Hood’luk var. Bugüne kadar tüm müzik şirketleri aslan payını alıyordu ama şimdi zenginden alıp fakirle paylaşma başladı. (Kimsenin hakkının yenmesini savunmuyorum yanlış anlaşılmak istemem)

Yukarıda söylediklerim göründüğü kadar siyah-beyaz değil aslında. Hangi kitapta okuduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir söz vardı: “Zekiler çalar, fakirler borç alır” Müzik eserleri uzun süre borç alındı ama internetle beraber zekiler devreye girdi.

BEDAVA konusunu biraz açalım. Fiziksel hayatta şu tipte tekliflerle karşılaşsanız ne yaparsınız?

– Yemek bedava ama bulaşıkları yıkayıp restaurantı temizleyeceksiniz

– Bir fırında ekmek bedava ama sabah 04:00’te gidip ekmek yapımına yardım ederseniz.

– Kalp naklinizi bedava yapacaklar ama bir böbreğinizi bağışlarsanız.

BEDAVA komik bir kelime. Aslında düşünürseniz bedava olan şey sayısı çok az. Biz her ne kadar internette bedava müzik, bedava ekran koruyucu, bedava program diye arama yapsakta unutmamamız gereken çok ciddi RİSKLER var.

Bedava olan şeyler ya reklam içeriyorlardır, ya eposta adresinizi alıp pazarlamada sürekli mesaj atacaklardır yada casus bir yazılımı bilgisayarınıza indirip sizin bir takım bilfgilerinize erişmeye çalışacaklardır.

Ama herşeye rağmen BEDAVA olsun TAŞTAN olsun mantığının gitmesi çok kolay değil. Biz her zaman homo economicus olacağız yani en az maliyetle en çok getiriyi elde etmeye çalışan insanoğlu olmaya.

Yine BEDAVA olanın SAMİMİ olduğundan emin olun. Bir bilene sorun veya araştırın.

Paylaşın:

Blogundan nasıl para kazanırsın?

Artık web siteleri ve blogların sayısı ciddi oranda artmış durumda. Üstelik bazı blog ve web siteleri çok yüksek ziyaretçi sayılarına ulaşmış, kendilerini sürekli takip eden bir kitle yaratmış durumdalar. İşte bu noktada özellikle blog sahiplerinin nasıl para kazanabileceğine ilişkin biraz araştırma yaptım bakalım işinize yarayacak bir şeyler çıkacak mı;

  • Eğer beni sürekli takip eden bir kitlem oluştu diyorsanız markanız ya da blogunuz ile ilgili kupa ya da tişört yaptırarak satabilirsiniz. Hatta bunu yaparken zaten internet üzerinden isteğe özel tişört hazırlayan bir site( örneğin http://www.yaratbeni.com/) ile anlaşarak sadece o sitedeki satışlardan belli bir üyzde alabilirsiniz.
  • Kendi uzmanlık konunuza ilişkin hazırlayacağınız e-kitapları satabilirsiniz.
  • Yine kendi uzmanlı konunuza ilişkin olarak hazırlayacağınız periyodik bir epostaya abonelik satabilirsiniz.
  • Uzmanlık konunuza ilişkin olarak elinizdeki kaynakları kağıda basılı olarak satabilirsiniz.
  • Sitenizdeki belli içeriklere girişi üyelik aidatı ödeyenlere açarak gelir edebilirsiniz. (Ör. http://turk.internet.com )
  • Uzmanlık alanınıza ilişkin özel isteklere yönelik araştırma ya da bilgiyi satabilirsiniz.
  • Blogunuzda Google Adsense veya diğer reklamları yayınlayabilirsiniz. Burada Adsense dışında reklam veren bulmak biraz zor olabilir. Ama kendi konunuzla ilgili firmalara reklam vermeleri yönünde teklifinizi göndrebilirsiniz.
  • Türkiye’ye geldi gelecek dediğimiz PayPal geldiğinde “Donate Me”- “Beni Destekleyin” şeklinde gelir elde etmek mümkün olacak.
  • Eğer uzmanlık alanınıza yönelik eğitim ve seminer veriyorsanız blogunuz aracılığı ile katılımcı davet ederek dolaylı yoldan kazanç sağlayabilirsiniz.
  • Yavaş yavaş kurumsal bloglar artacak. Eğer kendinizi “kiralık blogger” olarak lanse ederseniz kurumsal blog açmak isteyen kurumlar sizden içerik satın alabilirler.
  • Eğer blogunuz spesifik bir konuda ise o konuya ilişkin olarak ziyaretçilerinizin alım-satımlarına aracılık edebilirsiniz.
  • Eğer podcast ile sesli içerikte üretiyorsanız sesli reklam alma olasılığınızı artırmış olursunuz.
  • Eğer belli bir sayıda üyeye ulaşmışsanız bu üyelerinize yapacağınız bir gönderime reklam alabilirsiniz.
  • Blogunuzun teması ya da sizin uzmanlığınıza uygun firmaların sponsorluğunu alabilirsiniz. Bunun için sitenizde sponsor olmak isteyenler için koşullarınızı belirtmenizde fayda var.

Sizin başka öneriniz varsa lütfen yorum olarak yazın.

Paylaşın: