Aylık arşivler: Temmuz 2006

Plazma Ekranlar nasıl çalışır

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Plazma ekranlar, içi neon ve zenon gibi gazlarla dolu binlerce hücreden oluşur. Bu odacıkların çevresinde mazgal gibi elektrotlar ve bu yapıyı bir arada tutan tabakalar yer alır. Her bir hücre, görüntüyü oluşturan piksellere karşılık gelir. Neon ve zenon atomlarındaki pozitif ve negatif parçacıkların sayısı denge halindedir.

Görüntüyü oluşturmak üzere seçilen hücreyi aktif hale getirmek için, plazma panele ait bilgisayar sistemi bu hücreye denk gelen elektrotların kesişim noktasını belirleyerek bu noktaya voltaj gönderir.Uygulanan voltaj, gaz dolu hücrede elektron akışına neden olur. Nötr atomlarla çarpışan elektronlar, gaz atomlarını uyararak yüklü iyonlar haline dönüştürürler.Hücre içindeki pozitif ve negatif yüklü iyonlar birbiriyle yer değiştirdikçe, aralarında çok sayıda çarpışma gerçekleşir. Bu çarpışmaların sonucunda zenon ve neon iyonlarından insan gözünün algılayamadığı ultraviyole ışık parçacıkları yayılır.
Okumaya devam et

Paylaşın:

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek…

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.

Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.’, ‘Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.

Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.

Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.

Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.

Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.

Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.

Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.

Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.

Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.

“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.

Paylaşın:

Kadın

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

zevkli bir kadina rastlarsaniz zevkiniz,
bilgili bir kadina rastlarsaniz  bilginiz,
zeki bir kadina  rastlarsaniz zekaniz gelisir.’, ‘hayat kat kattir; babil”in asma bahceleri gibi
teraslar  halinde yukselir.
bir terastan bir terasa sizi kadinlar goturur.
ve, bugun durdugunuz teras, seyrettiginiz manzara,
gordugunuz hayat, yaninizdaki kadinin terasi,
manzarasi, hayatidir….
hayatiniz, sectiginiz kadindir…

yunan mitolojisinden

Paylaşın:

HİÇ BİR ŞEY BENİM DEĞİL

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Benim olan bana ait gibi görünüyor. Halbuki ben daima benim olana aidim. Mülkiyeti tartışma götürmez biricik Şey `Benlik” olması gerekir. Fakat işin derinliklerine inecek olursak, kimseye tabi olmayan, başlı başına, ayrı ve mutlak bir unsur nerede?. Görünsün ya da görünmesin,başkaları, iç ve dış alemimizi paylaşırlar. Kurtulmanın çaresi yoktur. Tam bir inzivada bile, dağın ancak bir zerresi, denizin bir damlası olduğumu dehşetle hissediyorum. Kafama ve etime ölülerin mirası hakim, düşüncem ölülere ve dirilere borçlu, hareket tarzım, irademe rağmen, tanımadığım ve aşağıladığım varlıkların etkisi altında.’, ‘Ne ki biliyorsam, başkalarından öğrendim. Her kullandığım Şey başkalarının eseridir. Satın mı aldım? Ne çıkar? İşçi, esnaf, sanatkar olmasa, `Robinson”dan daha çıplak kalırdım. Bir yere gitmek istesem, başkalarının yaptığı, ürettiği makinelere ihtiyacım var.

Benim meydana getiremediğim bir dille konuşmaya mecburum ve benden evvel gelmiş olanlar, haberim olmadan bana zevklerini, duygularını ve peşin hükümlerini kabul ettirmişler.

Benliğimi parça parça sökecek olsam, onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum. Her birinin üzerine kaynak etiketi koyabilirim. Şu, annemden, bu ilk dostumdan, ötekisi şundan bundan bana geçmişti. Bütün bu aldıklarımın bir bilançosunu yapacak olsam, benliğim boş bir şekil, içinde tek gerçek şey bulunmayan bir kelimeden ibaret kalıyor.

Bir sınıfa, bir ırka, bir millete aidim ve ne yaparsam yapayım, kendi çizmediğim bu sınıflardan kurtulmayı başaramayacağım. Her fikir bir akisten, her hareket bir yinelemeden başka bir şey değil. İnsanlarıyanımdan kovabilirim, fakat çoğu tek başıma kaldığım halde, görünmeden, bende yaşamakta devam ediyor.

Uşaklarım varsa,onlara tahammül etmek, itaat etmek zorundayım; dostlarım varsa hoş görmeye, hizmet etmeye mecburum; paraya gelince, bakmak, çoğaltmak, korumak lazım.iktidar, kölelikle eşittir. Gerçekte hiçbir şey benim değil. Bir parça duyduğum zevki, artık mevcut olmayan veya ömrümde görmediğim insanların esinine borçluyum. Hal şu ki; ne aldığımı biliyorum, ne de verdiğimden haberim var.

Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğimi bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri, bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz biricik şey `benlik” bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu değil midir?

Paylaşın:

keşkeler_iyiki’ler

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

teypte eski bir cohen  sarkisi :
“yolumu gözleyen bir kadini  terk ettim karsilastik  bir süre sonra ”gözlerinin feri sönmüs ” dedi bana: ”askim, ne oldu sana?”böyle gerçegi söyleyince ben de dogru söylemeye çalistim ona ”senin güzelligine ne olduysa” dedim, ”benim gözlerime de o oldu”.’, ‘8 – 10 dizeye sikismis hazin bir ask hikayesi…

buruk; kirilmis oyuncaklar kadar…
ve yenik; “keske”li cümleler gibi…
bu sözcügü kaç konusmanizin basina eklemisseniz onca iskalamissinizdir hayati ..
dört mevsimlik bir sene olsa ömür, “keske”, onun güzüne denk gelir. hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…
maglubiyetin takisidir “keske”…
kaçirilmis firsatlarin, bastirilmis  duygularin, harcanmis hayatlarin, bosa yasanmis  ya da hakkiyla yasanamamis yillarin, gecikmis itiraflarin agitidir.
çarpilip çikilmis bir kapida, yazilip yollanmamis bir mektupta, göz yumulmus  bir haksizlikta, vakit varken öpülmemis  bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmis  bir sözdedir.
feri sönmüs  bir çift gözde ya da yitip gitmis  bir güzelligin ardindan iç çekiste…
“yolunu gözlemeseydim”, “öyle demeseydim”, “terk edip gitmeseydim”, “en güzel yillarimi  vermeseydim” diye diye sizlanir gider.

“keske”nin panzehiri “iyi ki”dir. ilki ne kadar pisiriksa, ikinci o denli yigittir.
“keske”, çogunlukla bir “ahhla kopup gelir cigerden… esefler, hayiflanmalar, yerinmeler sürükler pesinden…” iyi ki” ise, muzaffer bir “ohhla buyur; cüretiyle övünür.
“keske”li cümlelerde nasil yasanmamisligin, yarim kalmisligin o ezik tuzu kurulugu varsa, “iyi ki”lilerde de göze alabilmisligin, riske girebilmisligin, tadina varabilmisligin magrur yaralari  kanar.Okulu hiç kirmamissinizdir, sinemada öpüsmemissinizdir; dokundurtmamissinizdir kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamissinizdir.
konusmaniz gerektiginde susmus , kosacaginiz zaman durmus ,sarilacaginiz yerde kopmussunuzdur.Bir insana, bir ise, bir davaya ömrünüzü adamissinizdir.
o insanin, o isin, o davanin, bunu hak etmedigini sezmenin hayal kirikligindadir “keske”… ” simdiki aklim olsaydi ” dövünmesindedir.Geriye dönüp baktiginizda, ayiplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmis , “ne derler”e kurban verilmis , son kullanma tarihi geçmis  bir yigin haz, bilinçaltindan el sallar. “keske”cilerin hayati , kasvetli bir pismanliklar mezarligidir. ” iyi ki” öyle mi ya!…onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasiya yasamis  olmanin iç huzuru ve hakli  gururu haykirir.

” iyi ki”lerinizi toplayin bugün ve “keske”lerinizden çikartin. fazlaysa kardasiniz demektir. Aldirmayin yüreginizdeki kramplara, mahzun hatiralara… Rüzgarlarla kostunuz ya…”keske”leriniz, “iyi ki”lerden çoksa…
telafi için elinizi çabuk tutun. tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiginizle bir gün yeniden karsilastiginizda siz susarken, feri sönen gözleriniz “keske” diye nemlenmesin…

can dündar

Paylaşın:

ÖĞRETİ

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Bir gün Buda ve bir grup keşiş birlikte dikkatle yemek yemeyi bitirdikten sonra çok heyecanlı bir çiftçi yanlarına gelip sordu:

“Keşişler, ineklerimi gördünüz mü? Böyle bir talihsizlikle nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum.”

Buda ona,

“Ne oldu?” diye sordu.’, ‘Adam “Keşişler, bu sabah oniki ineğimin hepsi de kaçtı. Ve bu yıl bütün susamlarımı böcekler yedi!” dedi.

“Efendi, biz senin ineklerini görmedik. Belki öteki tarafa gittiler.” dedi Buda.

Çiftçi o tarafa doğru gittikten sonra Buda Sangha’sına dönüp dedi ki,

“Arkadaşlarım, yeryüzündeki en mutlu insanlar olduğunuzu biliyor musunuz?

Kaybedecek ineğiniz veya susamınız yok.”

Her zaman daha çok biriktirmeye çalışırız ve bu “ineklerin” varoluşumuz için elzem olduğunu düşünürüz.

Aslında bunlar bizi mutlu olmaktan alıkoyan engeller olabilir.

İneklerinizi bırakin ve özgür olun. İneklerinizi bırakın ki gerçekten mutlu olabilesiniz.

Paylaşın:

Ürün tanıtımı

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Önce videoya ürün tanıtımınızı yapın. Bu filmi Vidivodo, Youtube gibi sitelerden birine gönderin. Sonra pazarlama yapmak istediğiniz kişilere göndereceğinizi bir email ile bu videonun(ların) linkini gönderin. Müşteirleriniz sizin ağzınızdan ürünleri dinlesinler.

Paylaşın:

Arkadaşlar

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden  iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında.
Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle,

ait oldukları yerlerde yasamak istemediklerini, nasıl olup da bir yabancıyı kendi kardeşlerine yeğlediklerini.
Biri karga, biri leylek…
O kadar farklıdır ki kuşlar  ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine,
Kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. 
Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. 
Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. 
Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.  
O zaman anlar ki,  birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar, beklenenlerin yanında tutunamayanlar. 
O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.  
Topal kuşlar birbirlerinin arızalarını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.  
En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. 
Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların  ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.  
Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran..
Mesnevi’den alıntıdır.

Paylaşın:

Kimsenin Söylemediği Kurallar

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Kural 1: Asla kendinden şüphe etme… Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir, farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez, sadece onlardan farklı olduğunu gösterir.
Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla… Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma.
Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme…. Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir
Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış.
Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini yada sana zamanla önem vereceğini düşünme. Sana karşılıksız sevgi veren ve senin için her şeyi göze alabilecek tek insanlar ailendir.
Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan…
Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir…Korkma… ve içindeki sesi dinlemeye devam et…
Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme… Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.
Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver.
Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.
Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen….
Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma. Unutma bilge insan hayatı yaşayandır.
Cesur insan korkusuzca devam edebilendir.
Kahraman insan tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.

Paylaşın:

Anladım

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Reiner Maria Rilke, birgün derin düşüncelere dalmış olan Rodin’in yüksek bir şükran duygusuyla ağzından “Anlamaya başlıyorum” (Je commance á comprendre) sözcüklerinin döküldüğünü söyler.
Rodin sözlerine şöyle devam etmiş:
– “Bunun da nedeni, bir şeyi anlamak için yoğun çaba harcamamdır; bir tek şeyi anlayan, her şeyi anlar çünkü.”
Anlamak, pek öyle sanıldığı kadar bir çırpıda kendisine ulaşılıveren bir hâl değildir; meşakkat ister, yorulmak ister, yoğun çabalar sarfetmek ister. Herhangibir şeyi anlamaktan söz etmiyoruz; bilâkis bir şeyi anlayıp anlamadığımızdan emin olmayı kastediyoruz; “anlamaya başlıyorum” diyecek denli derin bir kavrayış hâlinden, eşyanın hakikatini anlayıp kavramaktan söz ediyoruz.
Bazen anlarsınız, ifade edemezsiniz; bazen de ifade edersiniz ama ifade ettiğinizin ne anlama geldiğini bilemezsiniz.
Anlamak bir hâldir ve bu hâlin bile kendi içinde bitimsiz mertebeleri vardır. Tamam, doğru anlıyorsun, ama acaba hangi mertebede?
Anladığını zannettiğin nice şey vardır ki daha yukarı mertebelerde o ‘anlayış’ -kelimenin tam anlamıyla- ‘anlayışsızlık’ olarak görünür sana. “Güya ben de anladığımı zannetmiştim” dersin. Anlamadığını anlamamışsan, nice anlayışın bir adım sonra anlayışsızlığa dönüştüğüne hiç tanık olmamışsan, bu tür açıklamaları “işi yokuşa sürmek” şeklinde yorumlamaktan kaçınamazsın; anlamanın, bilmenin bir ayrıcalık gerektirdiği hakikatine tahammül edemezsin.
Herkesin ‘ilim’ sahibi olması gerekmediği gibi, herkesin her ilmin sahibi olması da gerekmez. Bilinecek olanlar çok, zaman ve imkânlar ise kısıtlı. “Bilmediklerimizi bilenlere sorarak veya yazdıklarını okuyarak öğreniriz” tesellisi fevkalâde aldatıcıdır. Niçin? Çünkü herkesin her şeyi bilmesi ve anlaması gerekmez. Nasibi de olması gerekir; yani bilmeyi istediği şey’le arasında bir nisbetin, bir oran ve orantının bulunması da gerekir. Arada nisbet yoksa, tâlibin nasibi de yok demektir. Önce nisbet kurulmalı, nasib gelmeli, ardından da anlama/bilme hâli beklenmeli…
Tasavvuf metinlerini alıp eve yığmak, gelişigüzel o sayfalarda dolaşmak, beylik bir iki alıntıyla bu işlerden anlıyormuş gibi davranmak nefse güzel görünen aldatıcı hâllerdendir ve fevkalâde zararlıdır, hatta tehlikelidir.

Paylaşın: