Aylık arşivler: Eylül 2009

Zaman kazandıracak öneriler – 1

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Time-ManagementBazen günde kazanacağınız birkaç dakika bile çok önemli olabiliyor. Bu yüzden zaman kazanmaya yönelik herşey çok kıymetli. Bazı küçük ayrıntılar ne farkeder denerek önemsenmediğinde zaman kaybına neden oluyor. İşte böyle sizlerinde bildiği şeylerden bir demet zaman kazandırıcı öneri hazırladım.

1. Hergün bir süreliğine kimseye kapıyı açmayın, konuşmayın ve telefonunuzu kapatın. Sadece önceliklerinize konsantre olun.

2. Yazın. Yapmak istediklerinizi, kızgınlıklarınızı, düşüncelerinizi yazın ve stresinizi böylelikle azaltın.

3. Yapılacak ayak işlerini listeleyin. Aidat, kira ödeme, hotmail kontrol vb. görebileceğiniz bir yere koyun.

4. Delege edin! Herşey ikendiniz yapamazsınız. “En iyi ben yaparım” düşüncenizle bir yere varamayacağınızı fark etmenin zamanı geldi.

5. Haftalık alışverişi, günlük yazacağınız yazı miktarını vb. standardize edin. Düzen zaman kazandırır.

6. 5 dakikada yada daha kısa sürede yapacağınız işleri sıralayın. Email kontrolü, X’i aramak, banka kontrol vb. Boş vakitlerinizde bu listedekileri yapmaya çalışın.

7. Öncelik verin! Bazen 20 tane anlamsız işi yapmaktansa bir tane önemli işi yapmak yeğdir. Mutlaka işlerinizi önceliklendirin.

8. Belirli şeylerin stoğunu yapın. İşyerinde kağıt, zarf, evde deterjan, kalem vb. Hem para hemde zaman kazanısınız.

9. Bir dosya hazırlayın.(Hem bilgisayarda hemde evde) Bu dosya okunacaklar dosyası olacak. Okumak istediğiniz şeyleri bu dosyaların içine koyun. Ve örneğin doktorda sıra beklerken bu dosyanızı okuyun, yada işten ço bunladığınızda bilgisayarınızdan bu okunacak şeyleri okuyarak biraz kafanızı dağıtın.

10. Benzer işleri birlikte yapın. Örneğin telefon görüşmesi yapacaksanız tüm aramalarınızı aynı anda yapın. KDV fişlerinizi aynı gün içinde yazmaya çalışın.

11. Yaşadığınız şeylerden ders çıkartın ve bazı şeyleri tekrar tekrar yapmaktan kurtulmak için aklınızı kullanın. Eğer anahtarınızı sürekli evde unutup çıkıyorsanız arabayadabir tane koyun.

12. Organize olun! Günlük işlerinizi planlayarak yapmaya araya giren şeylerden uzak durmaya çalışın.

13. Masanızdaki herşeyi önce kaldırın. Sadece o gün ilgilenebileceğiniz şeyler kalacak şekilde herşeyi gözünüzün önünden kaldırın.

14. Telefonunuzu solaksanız sağ tarafınıza, sağ elinizi kullanıyorsanız sol tarafınıza alın.

15. Elinizin altında not tutabileceğiniz bir defter mutlaka olsun.

16. Aynı gün içinde lazım olacak şeyleri masanızda, aynı hafta lazm olacak şeyleri çekmevcenizde, aynı ay içinde lazım olacakları dolabınızda, ne zaman lazım olacağı belli olmayanları uzak bir yerde tutun.

17. Sadece ihtiyacınız kadar kırtasiye tutun. Artık bunları masanızda ve çekmecenizde stoklamayı bırakın.

18. Hergün sabah geldiğinizde masanızın üzerine göz atın ve gereksiz şeyleir yok edin.

Paylaşın:

Özdeğerlendirme : Eleştiriden Korkmama

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Varlıklı ailenin oğlu yurtdışında eğitimini tamamlayarak ülkeye döner. Çok iyi okullarda eğitim aldığı için çok yüksek makam ve ilgi beklentisi vardır. Aile şirketleri dışında bir iş arayışına girer ve babanın referansı ile bir işe girer. Makam ve ilgi beklentisi yüksek olduğundan dolayı girdiği şirkette mutlu olamaz ve iyi ilişkiler kuramaz. Bir başka iş yerine girer. Orada da olmaz. Bir diğerinde de olmayınca, aile şirketinde çalışmaya başlar. Diğer şirketlerde başarısız olmasının (kendisi bunu zaten başarısızlık olarak görmemektedir) nedenini ise şöyle açıklar: “beni anlamadılar, kıymetimi bilemediler” Ona göre o iş hayatında başarı için herşeyi okulda öğrenmiştir. Öğrenilecek, eleştirilecek ve geliştirilecek hiçbirşey yoktur.

Konu gene dönüp dolaşıp “özdeğerlendirme” konusuna geliyor. Goleman özdeğerlendirme ile ilgili şunları söylüyor. “Özbilinci yüksek olan bireyler, genellikle kısıtlı ve güçlü yönlerini bilirler. Geliştirmeleri gereken yönlerini öğrenir ve yapıcı eleştiriyle geribildirimi hoş karşılarlar. İsabetli özdeğerlendirme, bireyin ne zaman yardım isteyeceğini ve yeni güçleri geliştirirken nereye odaklanacağını bilmesini sağlar.”

Özdeğerlendirme konusunda konuşurken en sık kullandığım ve sevdiğim yaklaşım “Johari Penceresi”dir. Buna göre kişin kendini tanıma anlamında 4 alanı vardır. “Açık alan, gizli alan, kör alan, bilinmeyen alan” Sözünü ettiğimiz gencin “kör alanı” ile ilgili sorunları var.

Kör Alan, sizin kendinizle ilgili farkında olmadığınız, bilmediğiniz, fakat karşınızdaki insanların bildiği, farkında olduğu tutum, nitelik ve davranışlarınızdır. Karşınızdaki insanlar kolaylıkla bu hususları size söyleyemezler. Bunun bir çok nedeni olabilir ama en önemlisi karşımızdaki kişi üzülmesin kırılmasın diye bunu yapmayız. Diğer taraftanda insanları eleştiri konusunda çok açık ve hoşgörülü olmadıklarına inanırız. Ancak “kör alanı” açabilmek “içtenlikle yapılan geribildirim” ve “etkin eleştiri” ile mümkün olacaktır.

Goleman’ın aldığımız eleştiriden yararlanmak için bazı önerileri var;

* Eleştiriden öğrenebileceğiniz bazı şeylerin olduğunu kabul edin,
* Bir şey söylemeden önce dikkatle dinleyin,
* Duygularınızı dinleyin,
* Yaptıklarınızın sorumluluğundan kaçmayın,
* Kendinizi savunmaya geçmeyin,
* Bütün dinleme filtrelerini kapatın.

Eray Beceren
Eğitim Danışmanı

Paylaşın:

Alternatifli Düşünmek

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Eğer alternatif fazla değilse seçim zor değildir. Seçim kolay olduğunda ise alternatifleri kimse araştırmak istemez. Böyle bir şeyi farkettiğinizde ne yapılması gerektiğini hiç düşündünüz mü?

“Çift poşetçi olmak” diye TMI’ın verdiği bir eğitim vardı. Bir markette kasanın orada sizin satın aldığınız ürünleri torbalara dolduran kişilerin tercihlerinden bir hayat felsefesi çıkarımı yapıyordu. Aslında o kişilerin işi ürünleri torbalara doldurmaktan ibarettir. Bunu yaparlarsa paralarını hak ederler. Bir tanesi gelen her ürünü torbalara doldurup size teslim ederken bir diğeri gıdalarla temizlik malzemelerini ayırıp torbalara doldurur, en son ağırlığını kontrol eder ve gerekiyorsa bir torbaya daha geçirir. İşte hayatta “tek poşetçi” yada “çift poşetçi” olan insanlar görürsünüz. Hayata “çift poşetçi” yaklaşmak gerekir.

İşin kolayına kaçmak bir yana yaptığınız işte tüm olasılıkları yani sizin ve karşınızdakiler için en iyi sonuçlara ulaşmanızı sağlayacak alternatifleri her halukarda düşünmeniz ve üşenmeden uygulamanız gerekir. Yöneticiler çalışanlarınızın böyle düşünmesini isterler ve halukarda bir alternatifi daha düşünmelerini beklerler.

Hangi durumlarda insanlar alternatifleri düşünmeden davranırlar;

Bu onların oyunu düşüncesi – Eğer çalışanlar, sunacakları alternatiflerin değerlendirilmeyeceğini, sadece üst yönetimin isteklerinin ve önerilerini dikkate alınacağını düşünüyorlarsa alternatif üretmeyeceklerdir. Değer verilmeyeceği düşünülen fikir yeşermez.

Tabularımız İşyeri tabularımız çoğu zaman alternatiflerin konuşulmasını engellerler. Örneğin bir hatayı haber vermenini sizi suçlu çıkaracağını düşünmeniz gibi . Bu tabunun üzerine gitmeniz belki espirili bir şekilde tabuların bir süreliğine dondurulduğunu söyleyerek iletişime geçmeye çalışmalısınız.

Sorumluluk devri – Herhangi bir alternatifte kişiler kendi sorumluluklarının nasıl değişeceğini hayal etmeye çalışırlar. “Öyle olursa benim işim şöyle olur “ vb. Sorumluluk değişimlerinini getireceği riskleri ekip ile mutlaka konuşmak gerekir. Hatta önerilen alternatiflerin “iş olarak kişinin üzerine yapışması” gibi bir durum her zaman söz konusu olabileceği unutulmamalıdır.

Başarı korkusu – Başarılı olmak çoğu zaman ciddi riskler alınması gerektiğini düşündürtür. Bu yüzden alternatiflerin getireceği sonuçları iyi irdelemek gerekir.

Abilene Yolculuk – Bazen aslında kimsenin yapmak istemediği bir şey iherkes yapmak zorunda kalabilir. Bu yüzden “Abilene Yolculuk var mı?” diye sormakta fayda vardır.

Farklı alternatifler ve tercihler kaçınılmaz olarak farklı sonuçlar doğuracaktır. Ama her zaman alternatifleri düşünmek ve B planına sahip olmak iyidir.

Paylaşın:

Önce kendi yaşantınız olmalı

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Yaşadığımız yer, çevremiz yani kültürümüzü tanımlayan her şey hayatımızı birebir etkiliyor. Ve en çok üzüldüğüm şeylerden birisi kültürümüzün pozitif olmayı, kendimizi iyi hissetmemiz için bir şeyler yapmamızı yeterince önermemesi. Hergün çocuklar okullardan, yetişkinler medyadan, alışveriş merkezlerinden, kredi kartı satan bankalardan hayatımızı yönlendirmeye çalışan binlerce mesaj ile bombalanıyoruz. Sürekli birileri bir şeyleri yap ya da yapma demekte.

Tüm bunlara sevecenlikle başkaldırıp yapılabilecek şeyler var;

Kendi adınıza başarıyı tanımlayın – Sizin için başarılı olmak ne demek? Başkalarının başarı tanımlarını boşverin. Başkalarının mutlu olduğu şeyleri kendinize reçete etmeyin. Zengin olmak vb. klişeleride boşverin. Fiziksel güzellik kadar kültürel güzelliğinde olduğunu düşünün. Bence başarı NASIL yaşadığınız NELERE sahip olduğunuz ve NEYE benzendiğinden ibaret. Başkalarına karşı merhamet, sevecenlik ve yardımseverliğinizden ibaret. Size çok pembe gelebilir ama en zenginler bile bir parça beze sarılarak gittiler unutmayın. Dengeli ve huzurlu bir hayatı yaşayabiliyor olma başarısını satın almak kolay değil ki? Kendimizi başkalarının ilgi odağına oturtmaya çalışmaktansa başkalarına yardım edenlerin odağına koymanın yollarını hiç arıyor muyuz? Anlamlı, bir amaca hizmet eden ve geleceğe kalacak bir şeyler yapıyor muyuz? Eğer bunları yapıyorsanız benim kitabımda BAŞARILISINIZ.

2) Birgün öleceğinizi bilin. Bizim kültürümüz “hiç ölmeyecekmiş gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et” derken “çalış” kelimesini iş yapmak olarak algılar. Aslında bu “her konuda gayret göster” anlamına gelir, sürekli para kazanmak için elinden geleni ardına koyma değil. Küresel ısınmayı, depremi göz ardı ederek sanki hiç biri gerçekleşmeyecekmiş gibi vurdum duymaz olmamak lazım. Bu ülkede 10-15 yıl sonra çok ciddi su sıkıntısı olacak yani çocuklarımızın üniversiteye başlayacağı dönemde. Önemsiz olan bir çok şeye gösterilen ilginin sadece onda biri bile birçok şeyi değiştirecek gücün sizde olduğunu gösterir. Bir an önce öleceğinizi kabul ederek hayatınızı daha anlamlı ir hale getirmeye başlayın.

3) Geçmişi bırakın geleceğe bakın – Geçmişi kabullenmek ve onunla yaşamayı öğrenmek gerek. Sürekli hesabını tuttuğunuz bir geçmiş geleceğe yolculuğunuzda size ayak bağı olur. Eğer geçmişinize baktığınızda hayatınızla ilgili olumsuz şeyler görüyorsanız artık gelecekte yapmanız gereken iyi şeylerin farkındasınız demektir.

4) Düşünün – Birilerini söyledikleri ile, yapın ve yapmayınlarla ilerlemektense düşünün. Okuyun, tartışın, yazın. Hayat hikayenizi çocuğunuz için yazın. Sizin hayatınızı değiştiren olayları, kişileri yazın. Yaptığınız ve yapmak istediklerinizi düşünün. Nasıl yapacağınızı düşünün. Diğer insanları ve yaşamlarını düşünün. Sizin o hayatlar için neler yapabileceklerinizi düşünün.

5) Kendi kültürünüzü yaratın – Sevdiğiniz insanlarla beraber bir arada mutlu bir hayat yaşamnın yollarını keşfe çıkın. Kopyalanmış hayatların defoları ve kusurlarıyla kendi hayatlarınızı kirletmeyin. Yaşadığınız hayatı anlamlı kılacak kendi yaşamınızı kurun!

Resim : Yaşam Çiçeği – http://en.wikipedia.org/wiki/Flower_of_Life

Paylaşın:

Düşünmeden yapmamak lazım!

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Bazı karmaşık işler yada projelerde bir yol ayrımına geliriz: “Sadece yap gitsin” ya da “Önce biraz düşünelim”. “Sadece yap gitsin” yolu kısa ve kestirme bir yol olarak tercih edilebilir fakat nadiren böyle bir kararı vermede kesin ve net oluruz.

Ahmet duyacağını duymuştu. “Yani benden 3 hafta daha ekstra zaman istiyorsun. Ve bu 3 hafta sonunda diğer binalara başlayacaksın. Öyle mi?”

“Evet” dedi Galip. “Proje süresince her hafta bir şeyleri kesmek ve kısmak yoluna gidince belli bir noktada patladık. Bu kadar zorlamamalıydık, sineğin suyu çıkmayınca herşey aksadı. Kalan işleri tekrar gözden geçirip planladığımızda ise böyle bir durum ortaya çıktı.”

Galip “Herşeyi bir an önce yapmaktansa bir süre nefes alıp doğru bir plan çıkarmanın doğru olacağını düşünüyordu. Böylelikle geçekten üzerinde durulması gereken önemli işlerin atlanmayacağını ve çabuk bitirme hevesinin getireceği gecikmeyi ve parasal riskleri böyle aşabileceğini düşünüyordu.

Mühendis kökenliler düşünme ve planlama konusunda ağır basarken pazarlamacı taraf daha aksiyondan yanadır. Aslında organizasyon bu iki grup arasındaki dengeyi yakalayabilmişse çok iyi kararlar alarak ilerliyor diyebiliriz. Eğer denge yoksa, bir güç çatışması var demektir ve şöyle şeyleri sık duyarsınız “Bize bunu boşuna yaptırdılar ne pazarlıyorlar ne de ürün tuttu” “Zaten hiç bir şeyi zamanında yetiştiremezler” “Sen sadece benim istediğimi yap beni sorgulama” vb.

Boş bir çubuğun iki tarafından parmağınızı sokup çıkarmaya çalışırsanız çıkaramazsınız. İçeride sıkışan hava hangi parmağınızı çekmek isterseniz onu içeride tutup diğerini içeri çekecektir. Eğer yukarıdaki gibi bir çatışma söz konusu ise parmaklar çubuğa sokulmuş demektir.

Eğer parmaklarınızı aynı anda içeri doğru ittirip boruyu genleştirebilirseniz kurtulma şansınız vardır. Yani ihtiyacınız olan koordinasyon ve işbirliğidir. Aslında bu bir yandan da “aklın yoludur”. Eğer yapmazsanız çubuğa mahkum kalırsınız.

Peki o halde anlaşıp, koordinasyon ve işbirliği içerisinde sonuca gidileceği “aklın yolu bir” bir kural ise neden çatışıyoruz?

Her projede pazarlama ve teknik taraf çubuğun bir tarafından parmaklarını sokarlar. Pazarlama bir an önce başlasın diye parmağını çektikçe teknik taraf biraz daha bekleyelim, düşünelim diye direnç gösterir. İşte gereksinimlerin ve gerekliliklerin tanımlandığı projenin bu aşaması en kritik aşamalardan biridir.

Projenin devamı da aynı şekilde ilerler. Pazarlama bir an önce lansmana başlamak ister teknik taraf testleri tamamlamak ister. Acele edip lansmana başlayan pazarlama tarafı hata bulduğunda teknik tarafa iyi test etmediği eleştirisi ile gelir.

Şimdi bir çubuk alın ve onu masanızın üzerine koyun. Herhangi bir konuda karar vermeden önce yukarıda dediğim örneği düşünerek olayı canlandırın ve kararlarınızı öyle vermeye çalışın.

Paylaşın:

Koyunsak çoban lazım!

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Hergün negatif ve kontrollü mesajlarla iç içe olan bir toplumda yaşıyoruz. Öğretmenlerimizin ve anne-babaların çocuklarımızı, gençleri cesaretlendirecek pozitif mesajlar vermeye odaklanmaları ve vurgulamaları gerekiyor. Şöyle bir baktığımda birçok kişinin çoban değilde koyun olduğunu görünce üzülüyorum.

Ne zaman öğretmen arkadaşlarımla konuşsam çocukların yaratıcı ve kritik karar verme mekanizmalarını geliştirecek ne tip eğitimlerin teşvik edildiğini sorarım. Sadece müfredat’a yapılan eklemelerle bu konuda ilerleme sağlanamayacağı konusunda hemfikir olduğumuz bir sohbet oluşur ama sonuç?

Çocuklarımız için en iyisini sınırsızca isteyebilirken, mevcut kurallar ve müfredatlar karşısında koyun gibi kalıyoruz. Eğer metaforik olarak koyun olduğumuzu kabul edersek o zaman çok iyi çobanlara ihtiyacımız var demektir. Ama şimdikiler gibi önceki çobandan üstün körü görevini devralmış, yeterki kaçmasınlar kimse bana kızmasın diye düşünen bir çoban değil. Çocuklarımıza yeni fırsatların kapısını açabilecek, onların kapasite ve yeteneklerini en iyi şekilde geliştirmeyi esas alan bir düşünce yapısına sahip çobanlara.

Düşünce tarzı çok önemli. 21. yüzyılın çocuklarının ihtiyaçları nelerdir? Bu çocukların gelecekteki hayatlarında başarılı olmaları için onlara nasıl eğitim vermeliyiz? diye mi sorulmalı yoksa “Çocukların bunları bunları bilmesi lazım diyerek geleceği umursamayan bir düşünce tarzına mı?

Ailelerin okullarda uygulanan yöntem, verilen eğitim müfredatı gibi konulara olan ilgileri çok önemlidir. Giden zamanı geri kazanmak mümkün değil. Bu yüzden çocuklarımızın en iyi şekilde eğitilmeleri için herkes elinden gelenin en iyisini yapmalıdır. Bunun alternatifi yoktur. Ancak ve ancak eğitimli bir kuşak gelecekte bu ülkeyi hak ettiği yaşam ve refah seviyesine ulaştırabilir.

İlber Ortaylı Son İmparatorluk Osmanlı kitabında “okuyan zümre ile okumayan zümreenin çatışması kaçınılmaz” diyor. Eğer bizler okuyan zümreyi ne kadar çok büyütebilirsek ki bence bunun temelinde eğitim yatıyor, bu savaşı kazanan tarafıda belirlemiş olabileceğiz.

Hayatı sadece bir kukla sahnesi gibi görmemek gerekiyor.

Sadece kukla yada kuklacı olunmamalı.

Akıllı olunmalı.

Bir şeyler yapılmalı.

Reblog this post [with Zemanta]
Paylaşın:

Çocuğu dijital dünyaya hazırlamak

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

level_01_imageHiçbir çocuk dijital çağın gerisinde kalmamalı diye yola çıkacağım bugün. Anne ve babaların dijital çağa geçişte çocuklarımızın en büyük esin kaynakları ve kılavuzları olduğu düşüncesiyle bu konuda yapılan ve yapılabilecek yaratıcı uygulamalarla ilgili fikirler vermeye çalışacağım.

Çocukların klavye becerilerini geliştirin – İleride her ne konuda çalışacak olursa olsunlar çocuklarımızın klavyeyi tanıması önemli. Sadece bir şeylere bakarak yazma ile başlayabilecek bu çalışma zamanla kendi yaratıcılıklarınıda ortaya çıkaracaktır.

Çocuklarınızın öğretmenleri ile yapılan veli toplantılarında çocuğunuzun internet ve bilgisayar kullanımına ilişkin alışkanlıklarını sorgulayın, çocuğunuzun okulda ve evde doğru yönlendirilmesini sağlamaya çalışın, gerekiyorsa öğretmeninden ricada bulunun ve bu konuda yol gösterin.

Çocuklarınıza okul dışında evde kullanabilecekleri DOĞRU ve FAYDALI siteleri önerin, mümkünse yaptıklarını takip edin.

Çocuklarınızla internet üzerinden bilgi paylaşın, msn vb. araçlarla iletişim kurun, eposta kullanın.

Çocuğnuzun internette, ilgi ve yeteneğine göre kendisine uygun bir şeyler bulmasına yardımcı olun..

Çocuklarınızın ders ve aktiviteler anında fotoğraflarını yada videolarını çekin ve internete koyun.

Bir mesaj grubu oluşturarak(yahoogroups vb.) tüm arkadaşlarını bir grup yapın ve onlarla aileleri olarak  düzenli olarak bilgi mesajları gönderin.

Bir blog açarak günlük olarak sınıfta yaşadıklarını oraya kısaca aktarmasını isteyebilirsiniz.

Bilgisayarınızda onun için bir dosya açın ve onunla ilgili bilgileri orada saklayın. Yıl sonunda burada biriken bilgilerden harmanladığınız bir CD’yi sürpriz yapabilirsiniz..

Herhangi bir dokümanın daha sonra kolayca bulabilmek için her dosya ismini nasıl bir mantıkta yazması gerektiğini öğretin.

Tüm dosyalarını bir CD yada başka bir bilgisayara mutlaka yedekleyin.

Google Earth vb. programları kullanarak çocuğunuzu dünya turuna çıkartın. Artık bu sayede Mısır Piramitlerini gerçek uydu görüntüleri ile gösterebilirsiniz. Dünyanın yedi harikasını görmek için tıklayın

Dünyanın başka yöresindeki okullarla iletişime geçerek çocuğunuzun farklı kültürlerle buluşmasını sağlayabilirsiniz.

Çocuğunuz dijital doğmuş olanlardan ise  yukarıdakileri iki kere düşünmelisiniz.

Paylaşın:

Herkes kitap yazmak ister

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Bir şeyi sevmekle bir şey yapma fikrini sevmek ayrı şeyler. Klasik müziği romantik bulup sürekli dinlemek başka bir şey bir şeyler çalmak ya da bestelemek başka birşey. Yıllardır çevremden kitap yazsana baskısı yaşayan bir insanım. Bence bunun nedeni herkesin kitap yazmak istemesi, ne yazacağım sorusuna çoğu zaman yanıt bulamaması, kendisinde o yeteneği görememesi ya da çok okuyan biriyse “henüz doğru konuyu yakalayamamış” olmasıdır ki, bunu yapabilecek birini gördüklerinde hemen onun yapmasını isterler.

Amerika’da yapılan bir araştırmada Amerika’lıların %81’inin kitap yazmak istediği ortaya çıkmış. Bence gerçekten enteresan bir sonuç. Bu kadar insan neden kitap yazmak ister ki? Para kazanmak, ölümsüzlük, faydalı olmak, fark yaratmak…

Çocukluğumda yaz dönemlerimi Ankara’da DOST Kitabevinde ağabeyimin yanında geçirirdim. Tüm gün kitapların arasında dolaşır birileri çalmasın diye gözcülük yapardım. Tabi bu arada binlerce kitabı çeşitli vesilelerle karıştırma ve bir çoğunu okuma fırsatım olmuştu. Gün içinde bir çok yazar gelir gider, yapılan sohbetlerin içinde bende olurdum. Bu yüzden kitap yazmanın kolay olmadığı gibi yazsanızda işin bitmediğini o yaşlarda öğrenmiştim.

Bir kere para kazanmak için kitap yazanlar ya da yazdıklarını binlerce insanın okuyup çok takdir edeceğini sananlar yanılıyorlar. Para kazanma ve takdir görme hem çıkardığınız eser ile, hem de geçmişinizle ilgili. İlk kitabında mucizeler yaratan istisnalar yok değil ama o beklenti ile yola çıkmakta hayal kırıklığı yaratabiliyor.

Aslında yazar olmak dediğinizde ana konu “hayatınız” olarak geliyor aklınıza. Kendi hayatımı ve yaşadıklarımı yazsam ama çok şey çıkar diyorsunuz. Bir kesim ise belirli bir konuyu derinlemesine araştırıp o konuda çok güzel bir referans noktası olabiliyor. Bazıları hayal güçleri ile yarattıkları sanal dünyalarda yepyeni hayatlar, aşklar, uzay gemileri yaratıp sizi başka bir maceraya sürüklüyorlar.

Diyelim ki kitabı yazdınız ya sonrası?

Bir arkadaşım kendi çabalarıyla bastırdığı bir kitap yazmıştı. Kitabının yayınlanmasını takiben giyimini, konuşma tarzını ve hatta sigaradan pipoya geçerek hemen hemen tüm tarzını değiştirmeye çalışmıştı. Komikti ama o böyle istiyordu.

Başka bir tanıdığım “eğer bir konuda kitap yazacak kadar bilgin varsa o konuda yorum yapan insanlara tahammülün giderek azalır” demişti. “Bilgi arttıkça tahamül azalır, olur olmaz konuşmalar ve bilgiçliklere dayanamaz olur insan. Üstelik o konuyu bilen olarak saygı duyulmasını beklersin, onore edilmek istersin.“ demişti. Demek ki insan egosu hep devrede.

Yazmayı seviyor ve karşılığını beklemeden yazmak sizi tatmin ediyorsa yazdığınız yazılar bir gün sizi ödüllendirecek, onore edecektir. Eğer birilerinde bir gülümseme, bir farkındalık yaratıyorsanız ne mutlu size.

Ama kitap yazmak bir hız koşusu değil bunu hiç kitap yazmamış olsamda çok iyi biliyorum. Kitap yazmak bir maraton koşusu. Doğru idman, beslenme ve konsantrasyon ile sizinde koşabileceğiniz bir maraton.

Bende kitap yazma fikrini çok seviyorum umarım bir gün beceririm.

Paylaşın:

Hep bana hep bana mantığı

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Yaptığınız yada sizden istenen işlerde “Bunun bana faydası ne?” diye düşünür müsünüz? Yada şirket olarak bir şey yapmadan önce faydayı nasıl değerlendirirsiniz? Aslında bu söz hem kişilerin hemde organizasyonların motivasyonu için uzun süre kullanılmış ve hala da kullanılan bir taktiktir.

Çünkü buradaki amaç kişinin kendisi için bir şeyler bulduğu sürece daha motive olacağı ve daha iyi iş çıkaracağının düşünülmesidir. Tabiki bu düşünce bir yandan kişinin kendi kişisel beklentilerinde net olması, hedeflerinin olması anlamına gelir. İşte bu noktada insanların ne istediklerini bilmemeleri yada kendileri için doğru olanın ne olduğunu bilmemeleri ile karşılaşırsınız. Eğer kurumsal hedefler ile kişisel hedefleri bir noktada buluşturabilirseniz işte o noktada gerçek bir gayret ve verim yakalanabileceği görüşü yaygındı.

Ama sadece bunun insanları motivasyon etmediği görüldü. İnsanlar, başkalarının yada kendilerini ait hissettikleri şeylerin iyiliği içinde motive oluyorlardı. Bir annenini çocuğunu korumak için ona gövesini siper etmesi, bir askerin çarpışmaanında üzerine gelen mermilere doğru koşması, bir itfaiyecinin yanan bir eve girip birilerini kurtarması.

Biraz daha iş hayatına dönersek, bazı dönemlerde şirketin küçülmesi, ofisin taşınması vb. gibi işleri yaparken bulursunuz kendinizi. Burada belirtmek istediğim şey eğer işin her noktasında “bana faydası ne?” düşüncesi hakimse, bu ve yukarıda örnek verdiğim işlerin yapılmasında ciddi dirençlerle karşılaşılabilir. Hatta “Bu ülkenin neye ihtiyacı var?” yazımda belirttiğim davranış kalıplarının önündeki en büyük engel belkide bu düşünce.

Kurumlarda kişisel beklenti ve fayda kaygılarının ön plana çıkmasının getireceği olumsuz durumları değerlendirmeniz gerekir. Özellikle şirket içi rekabeti körükleyerek gerilimi ve buna bağlı olarak ilerlemeyi hızlandırmaya çalışan kurumların bunu dikkate almaları gerekir.

Kişisel faydayı kullanarak motive etmeye çalışanlar kişileri soru sormaya teşvik ederler. Hemen hemen her soruya onların faydasına olacak ifadelerledolu yanıtlar verirler. Fakat burada atlanılan şey kurum içi değerlendirme yada ödüllendirmede kendisine sağlayacağı fayda için değil şirket için sağlayacağı faydanın dikkate alınacağının altının çizilmesidir.

Eğer organizasyon içerisinde “bana faydası ne?” kültürü yaygınlaşmışsa “patron yada lider” in “fayda tanımı” önem kazanır. Çünkü onun fayda beklentisi şirketin yapılanması ve yapması gerekenlerin ne olduğunu gösterir. Bu bir anlamda “siniklik” politikası gütmek anlamına gelir. Çalışanlar sinmiş, tamamen patronun istekleri yerine getirilmekte, fayda-zarar analizi yapılmamaktadır. Şirket patronun oyun alanı olmuştur.

Ben internet konusunda çalıştığım için birçok yazılımcı arkadaş ile çalıştım. Fakat ne varki bu yazılımcı arkadaşlar içerisinde en başarılı olanlar bilgisayar mühendisi olmayıp bu işi hobi olarak yapan kişilerdi. Burada bilgisayar mühendisleri işlerini iyi yapmıyorlar demek istemiyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat bir işi severek ve hobi olarak yapan kişinin branşının ne olduğu farketmiyor çünkü kendi kendini motive eden bir yapısı oluyor.

Son olarak “Bana faydası ne?” sözünü değiştirip “Bize faydası ne?” diyelim. Böylece daha sağlıklı bir yol seçmiş oluruz. Sadece benciller “hep bana hep bana” felsefesini savunurlar.

Paylaşın:

Başkalarını suçlama alışkanlığı üzerine

Hayatımız Proje - Proje Yöneticisinin El Kitabını (Gökrem Tekir - Savaş Şakar) KREDİ KARTI ile almak için tıklayınız

Bazı yerlerde “günah keçileri” vardır ne olsa ondan bilinir bazı yerlerde suçlamak yada çamur atmak yükselmenin bir yoludur çünkü şirket kültürüne iyice yerleşmiştir. Bazen kendimiz bazende çevremizdeki insanlar çeşitli konularda birilerimizi suçlarız. Aslında her zaman suçlanacak birileri mutlaka vardır.

Genel Müdür Metin “Satışlarımız çok düştü” dedi. “Neden?” diye sordu. “Reklam kampanyası zayıftı, satış elemanlarımız bu yüzden pazarlama faaliyetlerine daha yüklenmeliydiler” dedi Ayşe. “Herkes hedefini tutturacak şekilde pazarlamasını yaptı ama müşteriler zamanında mallarını alamadıkları için yeni sipariş vermiyorlar” dedi Ahmet.

Herkes kusuru diğerinde arıyordu. Herkes yaptığında çok iyi olduğunu düşünüyordu. Aslında bir ekip oldukları ve sonucun her ikisinide bağladığının farkında değillerdi. “Öyleyse neden zamanında birbirinizi uyarmadınız?” dedi Metin.

Aslında suçlamadaki görünmeyen amaç hedef saptırmaktır. Başkasını suçlayarak dikkatleri o tarafa çekersiniz. Eğer suçlanan taraf savunmaya geçerse ki böylece suçlayanın profesyonelce onu köşeye sıkıştırdığını söyleyebiliriz, işi oldukça zordur.

“Birilerini Suçlamak” bir organizasyon için biyolojik silah gibidir. Eğer bir havaya karıştı mı herkesi etkilemeye başlar. Suçlayanı cezalandırmakta işe yaramaz çünkü asıl sorun “suçu başkalarında aramaya çalışmaktır” yani kişinin kendisine olan körlüğüdür.

Bu konuda benim suçlamaya karşı şirket içi önlem olarak önerim “kişilerin hatalardan ders çıkarma” felsefesini yaygınlaştırmaktır. Hataları bir fırsat ve şans olarak görmelerini sağlayıcı çalışmalar, eğitimler ve uygulamalar yapmaktır.

Şirketlerde iki tip eğilim vardır: Suçlama odaklılık(SU) ki bunlar sebep-sonuca bakıp hemen cezalandırmayı tercih ederler, Sorumluluk odaklı(SO) şirketler ise sebep-sonuçlardan ne öğrenileceğine odaklanırlar. Şimdi çalıştığınız yerin kültürünü siz analiz edin. Bir hata oluştuğunda ne yapılıyor?

Suçlamanın olduğu yerde yalan söyleme, suçu üstlenmek, samimi olmamak gibi yan etkiler yaşanmaya başlar. O an ile ilgilenilir ve heyecan yüksektir. Halbuki suçlama yoksa geçmişte yaşanmış benzer şeyler değerlendirilir, nasıl bir çözüme gidileceği belirlenilir, sakin bir ortam söz konusudur.

Suçlama ayrıca mazereti getirir. Hata yapan bunu cezalandırılma korkusu ile örtbas eder. Bazen hatayı zamanında iletmemek özellikle projeler için büyük sıkıntılar doğurabilir.

Suçlamacı kültür herhangi bir problemin sadece tek bir kişi yada şeyden kaynaklandığına kolayca inanabilir. Bazı şeylerin karmaşık bir yapının yada aslında bütünün yaptıklarının sonucu olduğunu görmeyebilir.

Suçlamacı yaklaşımın hafızası güçlüdür. Geçmişteki hataların yine aynı kişilerce tekrarlanacağına inanır. Güveni azdır. Çünkü bu hataların gerçekten neden oluştuğunu analiz etmemiş, bir yada birkaç kişinin suçu olduğuna kanaat getirmiş ve dosyayı kapatmıştır. Yeni bir problemde o dosyayı açar, sonuca bakar ve dosyayı kapar.

Suçlamacı yaklaşım bencildir kendini düşünür. Kendi ile ilgili konularda mükemmellik ararken başka konuların aksayabileceğini düşünmez.

Suçlamacı yaklaşım yönetim ile çalışanı birbirinden uzaklaştırır ve uzun vadede başarısızlığı getirir.

Siz ya da patronunuz bu özelliklerde olabilir ama inanın herkes değişebilir. Önemli olan istemek ve değişmeye başlamaktır.

Paylaşın: