Terazi

Yazar: Salâh Birsel

Mark Twain öykülerinden birinde saatçileri gündeme getirir. Bozulan saatini bir düzineye yakın saatçiye gösterdiği halde hiçbiri o minnacık zamanölçere eski sağlığını kazandıramaz.Saat, ilk onarımdan sonra ileri gitmeye başlamış, iki ay içinde de 13 gün öteye fırlamıştır. Sizin anlayacağınız, ekime daha elveda çekmeden, kasım ayının karlarıyla omuz öpüşmüştür. İkinci saatçiden sonra da alet, bu kez geri kalarak Twain’e trenleri kaçırtma yolunu seçer. Üçüncü onarım saatin, günün ilk yarısında, havlaması, hırlaması, öbür yarısında ise pineklemesi olayını işler. Ne ki, 24 saatin sonunda vefalı zamanölçer arkadaşlarının bulunduğu yerde boy gösteriyordur. Dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci saatçiler de aşağı yukarı aynı sonucu sağlar. Birinde saat, Londra maratonunu 2 saat 10 dakika 25 saniyede koşarak Türkiye rekorunu kıran Mehmet Terzi gibi birden hızlanıyorsa da sonra zınk diye duruyordur. Bir başkasında akreple yelkovan 10 dakikada bir, güreş tutmuşcasına, birbirine kenetleniyordur.

Sekizinci ve son saatçide ise işin rengi değişir. Yazarımız, saatçiye dikkat edince onun eskiden tanıdığı ve saatçilikle ilgisi bulunmayan bir goril olduğunu çakar. Adam daha çok buhar makinesi işçisi olabilecek tiptedir. Kaldı ki, saati inceledikten sonra söyledikleri de bunu doğrular:

– Bu saat buhar kaçırıyor. Güvenlik kapağını açık tutun.

Doğrusu, dünyanın en uzun, en çapraşık işi anlamaktır.

Az anlamak, çok anlamak, leb demeden anlamak, görmeden anlamak, tenhasında anlamak, kalabalıklarda anlamak, ağıraksak anlamak. Üsküdar’ı geçtikten sonra anlamak, yektahtada anlamak… Anlamanın çeşitlerini say say biteremezsiniz.

Kiminin güzel dediği şey, berikini hafakanlara boğar. Ya da tam tersi, birinin kıtipyoz dediğine bir başkası ise pırıl pırıl parlayan Keşmir derisi mührünü basar. Kimi yazarlar ise aralık aralık doğru yargılara varırsa da, aralık aralık bunun üstesinden gelemez.

Baudelaire, Fransız ressamı Delacroix’yı göklere çıkarırken yanılmamıştır da Guy Constantin’in ressamlığından açtığı vakit çuvallamıştır. Gide de, Léautaud’nun koyacak yer bulamadığı kitapları için şöyle der:

– Sürgüne gitseydim ve yanıma on kitap alabilecek durumda olsaydım onların hiçbirine yüz vermezdim.

Gelin görün ki, bir başka zaman da Léautaud’yla buluşmaktan büyük hazlar aldığını açıklamaktan çekinmeyecektir.

Namık Kemal’in de bunlardan parlak durumda olduğu söylenemez.

O da, Hamid’e yazdığı bir mektupta (21 şubat 1876) Fénelon’un Telemak’ını Türkçeye çeviren Yusuf Kâmil Paşanın, Moliére çevirmeni Ahmet Vefik Paşanın, bir de “edip” diye ortalarda dolaşan Sami Paşanın haşarattan başka bir şey olmadıklarını belirterek bunların yazılarını okumaya gönül indirmemesini öğütler. Ziya Paşa Harabat adındaki güldestesini yayınladığı vakit de oklarını ona çevirecek ve Divan’ı, Tömbekici Acemde yedi kuruşa satılan VII. yüzyıl Arap şairlerinden Hassan Hazretleri dururken seçkiye Üsküdarlı Hakkı ile Nevres Delisinin alınmasına ateş püskürecektir.

Pes, bu durum karşısında sanatçı ne yapsın?

Gecesini gündüzüne katarak yarattığı yapıt için okurlardan gelecek en küçük bir hıkmık’a bile eyvallah çekecek olan şair, çevresinden, vurdumduymazlıktan başka bir şey görmezse içi çürümez mi?

Nazım Hikmet, Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta şöyle der:

– Eğer Manzaralar’ı anlayışında ve sevişinde, evladın babaya duyduğu sevginin büyük payı yoksa ve okuyucularımdan bir kısmı, onu senin anladığın gibi, yani benim anlatmak istediğim gibi, onu anlayabilirlerse ve severlerse 5 yıllık emeğim boşa gitmemiş olur.

Sözün özü, insanların çoğu birtakım kurallara, önyargılara göre yargıda bulunur. Kimileri sanatçıların kırlağan ve eprimiş düşünceleri savunup savunmadığına dikkat kesilirken, kimileri de onların günün modası sloganlar atıp atmadıklarını gözetlerler.

Bu, aşağı yukarı her ulus için geçerlidir.

1919 Nobel Edebiyet Ödülünü kazanan İsviçreli ozan ve romancı Carl Spitteler, Almanların tam böyle bir bağdaş içinde olduklarını, kendi uslarına göre değil, kuramlara, ilkelere göre yargı kestiklerini vurgular. Ona bakılırsa, Almanlar bir yapıtın görkemli ya da dandini olmasını umursamazlarmış, sadece, yapıt, ona güzel olmaya izin veren tanımlara uyuyor mu, uymuyor mu, onu araştırırlarmış. Bir şey daha yaparlarmış, şiir eleştirilerini okur da, şiir okumazlarmış.

Hani, bizim ulusumuzun da şiir okuduğu pek söylenemez. Bu yüzden de şiirden anladığı çok su götürür. Şairlere sorarsanız, şiirden yalnızca kendileri anlar. Eleştirmenlerse bu ötürşahı, yani ıtır çiçeğini elden kaçırmak istemezler. Ataç da “Şiirden şair, resimden ressam anlar, eleştirmen değil” lafına pek bozulur. Okurları kendinden yana çekmek için de karşılarında parapençe kesilir:

– Şiiri eleştirmen anlayamaz demek, okurlar anlayamaz demektir.

Öte yandan, şairlerin de şiiri ne dereceye değin doğru tarttıkları kuşkuyla karşılanmalıdır. İşin işçilik yanını bilmek, onlara bir kavrama kıvraklığı verirse de çoğunun kıskançköpek olduğu, birbirlerini dikizlemek ve gırtlaklamak için yangın kulelerine tırmandıkları da unutulmamalıdır.

Burada bu kez de Ataç’a bir aferinbad çekeceğiz.

Çünkü eleştirmenlerin de şairi, öykücüyü kıskanabileceğini dile getiren odur. Ne var, onlara yani günde yedi kez krallıklarını ilan eden eleştirmenlere, doğru yolu göstermekten de geri kalmaz:

– Şair, öykücü olamadığım için yılların geçiremediği bir sızı vardır içimde. Birtakım kitapları okurken, ‘Ben de yazabilseydim böylelerini’ derim. Ama içimde bu duygu uyandı mı, bilirim o kitabı beğendiğimi, yazanı överim. İmrenmedir bu, kıskanma değil. Ama imrenmeyle kıskanma birbirinden büsbütün başka iki duygu mudur?

Şimdi de lafı orta yerinden alalım.

Bütün bu mırmırık bozanın gerisinde “anlamak” diye bir şey vardır. Şap şap kalabalık şiire gıdım gıdım yaklaşsa da, yukarda, herkesin boyunun yetişemediği yerde onun belli ve değişmez değeri yatar.

Ama bu, şiir denilen kanatsız kuşa kimsenin uzanamıyacağı anlamına gelmez. İyi bir kuyumcu, parmaklarının arasına aldığı vakit altının kaç ayar geldiğini nasıl şipşak çıkarırsa, usta bir anlayıcı da şiirin gradosunu saptamakta hiçmihiç zorluk çekmez. Ne ki, bu gibilerin, anlamak yolunda, her şeyden önce şiiri yüreklerine sokmayı bilmesi, onu anlamak istemesi gerekir. Yani şiirle oturup, şiirle kalkmalı, onunla parimiçipanka olmak için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Sonunda terazileri, balbademleri yine ekşi tartarsa, bu kez de işin kımpeşliğini, başka yerlerde değil, kendi içlerinde aramalıdırlar.

Gelgelelim ki gelgelelim, buna kimseler yanaşmıyor.

Kaynak: Salâh Birsel, Kediler, Bağlam Yayınları, Ankara, Haziran 1988, ss. 59-63.

Aşağıdaki yazıları da beğeneceksiniz:

Paylaşın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 − nine =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.