Çalışanlar işyerinde geçirdikleri vaktin(işe giriş ve çıkış saatleri arası) %80’inde etkin olabilirler.- Birden fazla işle uğraşanlar(multi-tasking), işler arasındaki geçişin getireceği zaman kaybı sebebiyle daha az iş çıkarırlar.
- Çalışanların bir kısmı “kahramandır” 2 günlük işe 2 saat der, bir kısmı “korkaktır” 2 saatlik işe 2 gün der. Korktuğu başarısızlıktır.
- Başkalarının deneyimini kendi deneyimine ekleyebilmektir marifet.
- Başkalarının görüşlerine değer vermek yapılan işe değer katar.
- Her zaman “rezervleriniz, yedekleriniz” olmalı çünkü ihtiyacınız olur, her zaman “toleransınız” olmalı çünkü hiç bir şey kusursuz değildir.
- Projenini bütününüde bütçeyi tutturmakla aktivite bazında tutturmak aynı şey değildir.
- Müşterinin her zaman ek talepleri olabileceğini unutmayın.
- Kısıtlarınızı ve varsayımlarınızı bilmeyen müşteri sizi zor durumda bırakabilir.
- Yeni teknolojileri, eski yöntemlerle hayata geçirmeye çalışmayın.
- Yaptığınız işleri, projeleri sunarken “akıl” tarafını da göstermelisiniz.
- Önce bir projenin nasıl “doğru” planlanacağına ve hayata geçirileceğine kafa yormalısınız. Artık develer akıllandı, yolda dizmeniz mümkün olmayabilir.
- İster gündelik hayatta, ister projelerde, yaptığınız şeyleri ve yöntemlerinizi “yeniden gözden geçirmeniz” ve “geliştirmeniz” gerekir. Yapmıyorsanız “mutsuz olmaya” çalışıyorsunuz demektir.
- Bildiklerimizin ne kadar çabuk eskidiğine inanamazsınız. Ve eski bilgilerinize çok güvenirseniz yolda kalırsınız.
- Sermayeye dönüştürülemeyen bilgi başınızı ağrıtır.
- Akademisyenlerin ürettikleri değerlerin hayatta bir karşılık bulması ve uygulamaya katkısı konularında kaygılı olmaları(görünür bir kaygı) ve bu konuda birşeyler yapmaları şart.
- Proje Yönetimine bilimsel açıdan bakarsak “ortak dil” esastır. Kişi ve kurumların ürettikleri farklı terimler kafa karışıklığına ve kaosa sebebiyet verir. Peyami Safa’nın dediği gibi “Konuşma dili müşterek bir dildir. İlim dili ise özeldir. İlim dili prezisyon (tutarlılık) ister; fakat halk dili bundan mahrumdur.”
- “İnce güç” kavramını ilk olarak 1980’li yıllarda kullanan Harvard’ın Kennedy Hükümet Fakültesi dekanı Prof. Joseph Nye’ye göre istediğiniz bir şeyi elde etmenin üç temel yolu var: Karşınızdakini kaba gücünüzle (hard power) tehdit etmek ve gerekirse savaşmak, karşınızdakini çeşitli biçimlerde satın almak, ince güç kullanarak ikna etmek… Nye’a göre ince güç, “istediğiniz bir şeyi kaba güç kullanarak değil, başkalarının sizin hedeflerinizi kabul etmesini sağlayarak elde etmeniz”dir. Burada inandırıcılık ve ikna kabiliyeti temel güç unsurlarıdır. Selim Tuncer
- Genç kuşaklar, bir önceki kuşağın entelektüel direnç kabiliyetini çoğu zaman kaybetmediğini, her şeye rağmen ‘kendisi’ olarak kalabildiğini gözden uzak tutmamalıdırlar.
- Dijital doğanlar, “delete” tuşu ile alıştıkları rahatı işyerlerine, arkadaşlarına uygulayabiliyorlar. Bizim gibi “kalem-kağıt” kuşağı ise hala silgi ile uğraşıyor. Hem tam silemiyoruz, çoğu zaman da silersek kötü olur diye doğru yazmaya çalışıyoruz.
- İnsanlar kendi davranışlarını etkileyebilecek şeylerin çoğu zaman farkında olmazlar.
- Akıllı şirketler kriz dönemlerinde küçülmeden ve yeniden yapılanmadan çözüm bulmanın yollarını önceden belirlerler.
Kategori arşivi: Genel
Notlarımdan – 7
- Autscwich kamplarını da mühendisler yaptı.
- Markoni radyoyu mükemmeleştirmek için 7 yıl uğraştı.
- Birileri doğrular için mücadele etmezse başkalarının ayakta kalacak gücü kalmaz.
- Bir Proje Yöneticisi olarak projelerde harcadığınız zamanın büyük bir kısmı;
1- Rapor hazırlamakla
2- Gerçekleşen işleri yönetmekle değil izlemekle geçer. Ama proje yöneticisi projeyi yönetir, uzaktan izlemez. Proje planı, alınan kararlar, değişiklik talepleri gibi konularda inisiyatif kullanır ve liderlik yapar.
Proje yöneticisi projeyi, hedeflerine ulaştıracak kritik bilgileri elde eder, yorumlar ve ilgili kararları alır, aldırır.
- Ebeveynler her turlu fedakarlığı gosterip çocuklarını okutmak icin ellerinden geleni yapıyor. Çünkü kendi yaşadıkları zorlukları eğitimsiz olmalarına bağlıyorlar.
- Türkiye örneğinde eğitimsiz ve düşük gelirli kesimlerden gelen bir birey icin daha fazla eğitim daha fazla gelir, statü, mevki, daha kaliteli yaşam anlamına gelmemektedir. Adeta, nasıl para basıldığında paranın toplam değeri artmıyor ve enflasyon oluyorsa, herkes eğitilince de kimsenin durumu iyileşmemekte ve sadece okulda geçirilen zaman artmaktadır. “Eğitim şart” klişesiyle bu kadar dalga geçilmesinin nedeni de bu olgudur.
- Bilgili birisinin bilgisiz birinden üstün olduğu kabaca doğrudur. Ancak bilgi aynı zamanda neredeyse sınırsızdır. O halde hangi bilgiden ne ölçüde edinileceği kritik öneme sahiptir.
- İstatistikte “survivorship bias” (hayatta kalanların neden olduğu hata) kavramı vardır. Çok bilinen bir örnek: Bill Gates dünyanın en zengin adamı ya da adamlarından biridir. O halde en zengin olmak için Bill Gates’in yaptıklarını yapmak gerekir. Oysa dünyada iki tane Bill Gates olamaz. Bir tane olabilir. İki tane Windows olduğunu hayal edebiliyor musunuz ikisinin de sahipleri çok daha az zengin olabilirlerdi. Yani dünyada Bill Gates olma kontenjanı sadece bir kişiliktir.
Notlarımdan – 6
- Özellikle iş dünyasında sürekli kontrollü ve şüpheci olmak gerekir.
- Bazıları sadece kendi frekanslarından mesaj alırlar. Bazıları sadece kendilerini dinlerler
- Bugün İstanbulluyum diyenlere neden hemen “aslen nerelisin?” diye sorulur?
- “Mertlik, dürüstlük, aslını inkar etmeme vb” ahkam kesenlerin köyde eşek bulamazken Almanya’da mercedes’e binmeleri, etraflarında gördükleri rahat bayanlarla köydeki yavuklu ve çocuklarını unutmaları
- Askerlik anıları enteresan, sanki dün gelinmiş gibi anlatılır, herkes kahramandır, mutlaka kötü bir komutan ya da çavuş vardır
- Özel firmalarda patron kötü, ortak uyanık, sekreter güzel ve bazen yolludur, muhasebeci anasının gözü, müdür zalim, çalışanlar hakkı yenilmiş ve kasıtlı terfi ettirilmemiş, maaşı artırılmamışlardır.
- Sadece inşaatlarda deği iş hayatının bir çok yerinde demirden ve çimentodan çalan uyanıklar var ve onların yaptıkları şeylerin üzerinde yaşamaya çalışıyoruz
- Aynaya bak ve yüzleş
- Do the Right Thing Right the First Time (DTRTRTFT)
- İyi bir proje yöneticisinin ilk günden itibaren doğru adımlar atması beklenir.
- Neredeyse hiç bir firmada yöneticilerin geçmişte aldıkları iyi ve kötü kararlara ilişkin kayıtları bulamazsınız.
- Rekabete fazla odaklanmak sizi rakiplerinizin kölesi yapar. Başkalarının stratejisi ile başarmaya çalışmaktansa kendi stratejinizi ve bu doğrultuda hedeflerinizi belirlemeniz gerekir.
- Stratejinizi gizlemeyin. Çünkü gizli stratejiler, çalışanların kendilerini firmadan kopuk ve uzak hissetmelerine, tahminler üzerine etik olmayan yollara baş vurmalarına, yarar yerine zarar getirmelerine yol açabilir ve sonuç olarak başarı ölçümlenemeyebilir.
- Kaç çalışan yöneticilerinin doğru yaptığını düşünüyor acaba?
- Yeni yöneticinin öncelikle geçmişteki hataları kendisininde yapmayacağını çalışanlara göstermesi gerekir. Kendi farklılığından çok bir arada nasıl fark yaratabileceklerini göstermesi, hedeflerin ve başarıların ortak paydasının herkes olduğunu göstermesi gerekir.
- Çalışanlarınızı size bağlayacak şey geçmiş tecrübeniz, zekanız ya da başarılarınızdan çok karakterinizdir.
- İyi bir lider, karakteri ve yaptıkları ile kendini takip edecekleri belirler.
- Daha fazlası kültürü yerine başarı kültürü gelmelidir. Mevcut uygulamalar bildiğimiz tüm ahlaki değerlerin “aksini” bize başarı olarak yaşattırıyor.
- Evden kaçan bir tavuk, kızartma olacağını bile bile geri döner mi?
- Tüm yaşadıklarımız kendimizin ve çocuklarımızın geleceği konusunda bizi daha fazla endişelendiriyor? Ve yapılanlara ilişkin kızgınlıklarımızda haklıyız. İyi bir liderin bu haklı kızgınlığı anlaması ve sebepleri üzerinde durması gerekiyor.
- Takılabileceğin yere bakmamışsan düştüğün yere bakman anlamsız. Heleki tekrar tekrar takılıp düşüyorsan.
- Eski radyoları hatırlayın. Kanalın sesini düzgün yakalamak için kanal düğmesini sağa ve sola ince ince hareket ettirirdik. Hayatta bu prensibe dayalı, ince ayarı yapabilmek.
- İnsanların haklı öfkelerini tetikleyecek iki şey var: kuralları ve sosyal normların aleyhinde davranmak ve karar almak ile gücün kötüğye kullanımı. Bugüne kadar tüm iktidarlar bunu yaptı. İnsanların haklı öfkesini tetiklemeyin.
- Kötü durumlarda çalışanlar kendi kendilerine “Bu durum yönetimin umrunda mı?” sorusunu sorarlar vew yönetimden gelecek her türlü sinyali dikkatlice izlerler.
- İçinde bulunulan durumun problem mi yoksa kriz mi olduğu önemlidir ve ikisi birbirinden çok farklıdır.
- Şirketlerde bilgi paylaşımında zaafiyet varsa paranoya kaçınılmazdır.
- TR’de şirketler en çok oynanan oyun “kulaktan kulağa”dır. Yönetim bir şey söyler ve aşağıya inene kadar olmadık bir hale dönüşür
- Çalışanların öfkesini yatıştırmak, tekrar aynı durumun oluşabileceği düşüncesini değiştirmez.Bu durumda güveni sağlamak için yapmanız gerekenler;
1- Gerçeği söyleyin
2- Öz eleştiri yapın ve gerekiyorsa özür dileyin
3- Dinleyin
4- Düzenli bilgi paylaşın
5- İletişim kurun ve mesajınızı(vizyon, hedef, planlar vb.) tekrar tekrar aktarın.
- Yaşlıların gönlünü kazanmak için;
Size bir şeyler anlatmalarını ve/veya öğretmelerini isteyin
Siyasi, dini vb. tartışmalara girmeyin, artık değiştiremezsiniz
El yazınızla bir şeyler yazarak gönderin
Sık sık arayarak hatırlarını sorun
Size verdikleri tavsiyeleri can kulağı ile dinleyin veya dinliyormuş gibi yapın.
Ziyaretlerine gidin.
Köpek Eğiticileri ve Karizma
Neden bazı insanların karizması vardır ve bu kişilerin duruşları bile çevrelerindekini büyülerken başkalarınınki tam tersi bir etki bırakır? Eminim herkes çalıştığı yerde, mahallesinde, arkadaşları arasında karizmatik olmayı istemiştir ve hatta istemektedir.
Acaba kendimizden karizmatik birini ortaya çıkarabilir miyiz? Karizmatik özellikler geliştirilebilir mi?
Duruşunuz sizin rahatlığınızı, verdiğiniz güveni ve kendinize olan güveninizi göstermelidir. Karizma dediğimiz bu özelliklerin toplamıdır. Bu özellikler insanların farkında olmadan taklit etmeye başlamalarına yol açacak şekilde bulaşıcıdırlar. Üstelik bu tipte davranışa sahip olanlar başkalarının karizmatik davranışlarından etkilenmezler.
Yanlış anlaşılmasın, birilerinin sizin davranışlarınızı kopyalıyor olması karizmanızın olduğu anlamına gelmez. Tarih karizmatik liderlerin onları takip edenlerin ihtiyaçlarını, değerlerini ve beklentilerini önemsediklerini göstermektedir. Bu sayede takipçiler büyük fedakarlıklar gösterebilmekte, karizmatik liderin yolunda onun normlarında ilerlenmesine destek olmaktadırlar. Çoğu karizmatik kişi bu karizmalarını iyi hatip(konuşmacı) özellikleri ile diğer kişilere aktarmakta ve etkilemektedirler.
Hayvan davranış bilimi uzmanları köpeklerin insan vücut diline çok hassas olduklarını söylemektedirler.
Köpeğin gözlerinin içine bakmanızı tehdit olarak algılarken kafanızı yana hafifiçe eğmeniz saldırgan olmadığınızı gösteriyor. Omuzlarınızı yukarı kaldırırsanız korktuğunuz yada zararsız olduğunuzu düşünüyor.
İyi bir köpek yetiştiricisinin köpek ile kurduğu diyaloga şaşırırsınız. Köpeğin ona nasıl itaat ettiğine, sanki köpeğin kulağına fısıldarmış gibi verdiği komutları nasıl uyguladığına. Bence biraz doğuştan gelen bir yetenekte olmakla birlikte öğrenilebilen bir şey bu. Köpek yetiştiricisi hitap tarzı, ses tonu ve komutları kullanışı ile köpek üzerinde otoriteyi kurar. İşte bu noktada karizmatik liderlerin insanlar üzerinde aynı etkiyi yarattığını, sözleri ile onları nasıl peşlerinden sürüklediklerini başka bir açıdan anlayabiliyoruz.
Neden bu konuda yazdım derseniz, seçimlere bir yıldan az var. Seçimlere ilişkin gündelik yorumlarımı ya da görüşlerimi yazmaktansa farklı bazı açıların altını çizmeye çalışacağım. Seçimler öncesinde parti başkanları hatiplikleri ölçüsünde kitleleri etkilemeye çalışacaklar.
Siyasi partiler artık profesyonel reklam ajansları ile çalışıyorlar. Nerede nasıl davranacaklarını, insanları etkileyecek slogan vb. her şeyi profesyonellerden öğreniyorlar. Kendini “sosyal insan mühendisi” olarak gören reklam ajansları kitleleri istedikleri tarafa rahatlıkla çekebiliyorlar. Bunu yaparken sublimal(bilinçaltına yönelik) reklamlardan kaçınmıyorlar. Biraz Makyavelist olarak “amaca ulaşmak için her yol mübahtır” diyerek bizlere olmayacak vaadler veriyorlar ve vermeye devam edecekler.
Herşey “kelam” ile başlamış olsada söylenenleri iyice dinlemek, parti programlarını okumak, gerçekten ülkeye ve milletimize faydalı olacağını düşündüğümüz partiye oy vermemiz önemli.
Yapılmaması gereken yanlışlar
Marshall Goldsmith ve Mark Reiter’in beraber kaleme aldığı “İş Dünyasında Zirveye Giden Yol” adlı kitapta geçen aşağıdaki 20 madde gerçekten başarmak isteyenlerin yapmaması gerekenleri çok güzel özetliyor;
1. Zafer takıntısı: Her halükarda ve her durumda kazanma arzusu —bu, bizim için bir sorun teşkil etsin, etmesin veya bizimle tamamen ilgisi olsun veya olmasın.
2. Gereğinden fazla yorum yapmak: Fikrimizin sorulup sorulmadığını önemsemeden, her tartışmaya burnumuzu sokmaya dair içimizden taşan karşı konulmaz istek.
3. Yargılamak: Başkalarına değer biçme ve kendi kaidelerimizi onlara dayatma arzusu.
4. Yıkıcı yorumlar yapmak: Bizi açıkgöz ve esprili gösterdiğini düşündüğümüz yersiz, iğneleyici ve alaycı sözler sarf etmek.
5. Söze “Hayır,” “Fakat,” veya “Halbuki” ile başlamak: Etrafımızdakilere, alttan alta “Ben haklıyım. Sen hatalısın” mesajını veren bu negatif niteleyicileri, gereğinden fazla kullanmak.
6. Dünyaya ne kadar akıllı olduğumuzu haykırmak: İnsanlara, sandıklarından çok daha zeki olduğumuzu kanıtlama arzusu.
7. Sinirliyken konuşmak: Duygusal uçarılığı, bir yönetim maşası olarak kullanmak.
8. Olumsuzluk veya “İzin verin, neden işe yaramayacağını açıklayayım” tutumu: Fikrimiz sorulmadığı halde bile, olumsuz düşüncelerimizi ifade etme
arzusu.
9. Başkalarından bilgi esirgemek Başkalarına karşı üstünlük sağlamak amacıyla, bilgilerimizi paylaşmaktan uzak durmak.
10. Karşımızdakini hak ettiği şekilde takdir etmemek: Hak ettikleri durumlarda bile başkalarını övmemek veya ödüllendirmemek.
11. Hak etmediğimiz itibara sahip olduğumuzu iddia etmek: Elde edilen her başarıya yaptığımız katkıya aşırı derecede değer biçmenin en sinir bozucu yolu.
12. Bahaneler uydurmak: Rahatsız edici davranışlarımızı, mizacımızın değiştirilemez bir parçasıymış gibi yansıtmaya çalışıp, insanların bu davranışları mazur görmelerini sağlamaya çalışmak.
13. Geçmişe takılıp kalmak: Hatalarımızı, geçmişimizdeki insanların veya olayların üstüne yıkma arzusu; kendimizden başka herkesi kabahatli bulma eğilimi.
14. Adam tutmak: Birilerine adil davranmadığımızın farkına varamamak.
15. Pişmanlığı dile getirmekten çekinmek: Yaptığımız işlerin arkasında durmamak; hatalı olduğumuzu kabullenmemek veya davranışlarımızın başkalarını etkiliyor olduğunu itiraf etmekte aciz kalmak.
16. Dinlememek. Bir kişinin, iş arkadaşlarına yaptığı saygısızlıklardan en pasif-agresif formda olanı.
17. Karşımızdakine duyduğumuz minnettarlığı ifade etmemek: Hatalı davranış biçiminin en temel unsuru.
18. Elçiye zeval vermek: Bize genelde, yardım etmeye çalışan bir masuma saldırmaya dair içimizden taşan sapkın arzu.
19. Sorumluluğu başkasına yüklemek: Kendimizden başka herkesi suçlama arzusu.
20. Aşırım derecede “kendim olma” isteği: Hatalarımızı, kişiliğimizin ayrılmaz bir parçaymış gibi görüp, sanki birer faziletmişçesine yüceltme arzusu.
Stephen Curry Hikayesi
Brandon, Charlotte banliyösünde büyürken hayali basketbol oyuncusu olmaktı. Bir basketbol koçunun oğlu olarak temelleri erken yaşta öğrendi. Öğleden sonralarını, akşamlarını ve hafta sonlarını garaj önünde basket atarak geçirdikten sonra, serbest atışlar yapması ve üç sayılık atışları başarmasıyla tanındı. Ancak Wingate Üniversitesi’ne basketbol takımına girme arzusuyla geldikten sonra Brandon bir sorunla karşılaştı. Açık bir nokta gördüğünde rakiplerini geçemedi. Bir tarafı gösterip diğer tarafa top sürdüğünde, topunu çaldırdı. Sonunda Brandon’ın oyunu duvara çarptı ve ona basketbol kariyerinin bittiği söylendi. Brandon, “Beni mahvetti” diye yakınıyor. “Oynamayı hâlâ seviyorken birisinin sana işin bittiğini söylemesinden daha kötü bir duygu olamaz.”
Brandon oynamayı sevmesine rağmen konu şut atmanın ötesinde becerilerini geliştirmeye geldiğinde pratik yapmayı sevmiyordu. Savunmacıları geride bırakmak ve kendi şutunu yaratmak için çabukluğu ve çevikliği üzerinde çalışması gerekiyordu. Kendisi şöyle itiraf ediyor: “Spor açısından sınırlıydım ve yapmam gereken şeyleri yapmadım.” Hızını artırmak için gerekli sprintleri, esnekliğini artırmak için gerekli esneme egzersizlerini veya ayak hareketlerini geliştirmek için gerekli egzersizleri yapmadı.
Brandon koçluğa geçti. Artık atletleri kaçındığı antrenmanların bazılarını yapmaya motive etmesi gerekiyordu. Vücutlarını yakan tam saha sprint koşularının hırıltılı yorgunluğundan ve zihinlerini sıkan tekrarlayan tekdüze ayak hareketi egzersizlerinden nefret ediyorlardı. Brandon gibi onlar şut atmayı seviyorlardı. Ancak bu uyumlu tutku en sıkıcı tatbikatlara bile yansımadı; sanki onları daha da sıkıcı hale getiriyordu. Şut atmanın keyfi, bitmek bilmeyen top sürme korkusunu artırdı.
Alıştırma birden fazla beceriyi içerir ve hepsini sevmek nadirdir. Brandon tutkuyu uygulamanın her unsuruna uyumlu hale getirmenin yollarını aramaya başladı. Tatbikatların acısını çıkaramasa da sürece keyif katabiliyordu. Oyuncuları antrenmanın en zorlu kısımlarında zorlamak yerine, onları oyuna çekmek için antrenmanı yeniden tasarlayacaktı. Brandon şunları söylüyor: “Hiçbir oyuncunun kendim için yarattığım şeyin kurbanı olmayacağından emin olmak için bir sistem yaratmak istedim.” Sporcuların oyun sevgisinden yararlanarak potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olacak iskeleyi kuracaktı.
Brandon, 2009 yılında basketbolcular için bir antrenman merkezi kurdu. Bir gün, zayıflıkları gözlemciler tarafından açıkça görülebilen genç bir NBA oyuncusuyla yolları kesişti. Biri, “zayıf fiziksel araçları nedeniyle son derece sınırlı olduğunu” yazdı. Bir diğeri yakındı: “Onun boyu, gücü ya da yanal çabukluğu/atletizmi yok. Patlama yeteneğinin olmaması nedeniyle muhtemelen hiçbir zaman ligde bir yıldız olamayacak.”
Brandon oyuncudaki bazı eksiklikleri fark etti ve ona kartvizitini verdi. Ertesi sabah birlikte çalışmaya başladılar. Oyuncu, Brandon’la yaptığı antrenmandan sonraki ilk sezonunda en çok üçlük atan NBA rekorunu kırdı. Birkaç yıl sonra arka arkaya sezonlarda NBA’in en değerli oyuncusu seçildi. Adı Stephen Curry’dir.
Stephen Curry, NBA tarihinin en iyi şutörü olarak kabul ediliyor. Kariyerinde en çok üçlük atma rekorunu elinde bulunduran önceki iki isim, standartlarını belirlemek için 1.300’den fazla maça çıktı. Curry sadece 789 maçta onları gölgede bıraktı.
Bir NBA oyuncusunun oğlu olmasına rağmen Curry, üniversitenin en iyi basketbol programlarından tek bir burs teklifi bile almadı. Liseyi bitirdiğinde büyük ölçüde küçümsenmişti: Beş yıldızlı bir ölçekte, yalnızca üç yıldızlı bir acemi olarak damgalanmıştı. Son sınıftan önceki yaz, Davidson College koçu onu izlemeye gitti. “Çok kötüydü. Topu tribünlere attı, pasları düşürdü, ayağıyla dribling yaptı, şutları kaçırdı” diye anımsıyor koç. “Fakat o maç boyunca bir kez olsun bir hakemi suçlamadı ya da bir takım arkadaşını parmağıyla işaret etmedi. Her zaman yedek kulübesinden tezahürat yapıyordu ve asla çekinmedi. Bu beni etkiledi.”
Bunlar Curry’nin karakter becerilerinin ilk işaretleri değildi. Çocukluğunda babasının takımıyla oynarken oyunculardan biri Curry’nin “küçük bir sünger gibi olduğunu” fark etti… Gittiği her yerde bilgi topluyor.” Lisedeyken bile mücadele ederken bile takımına destek olma kararlılığına ve soğukkanlılığını koruma disiplinine sahipti.
Brandon on yılı aşkın bir süredir Curry’yi eğitiyor. Bana temel bir prensiple başladığını söyledi: “Antrenmanlarımızda sıkıcılık yoktur.” Antrenmanların en zor kısımlarını kolaylaştırmak için iskeleyi kurdu; Curry’nin katıksız disipline daha az güvenerek daha fazla ilerleme kaydetmesine yardımcı olmak için.
Teknik becerileri geliştirirken pratik yapmayı eğlenceli hale getirmek için Brandon, kasıtlı oyun aktivitelerinden oluşan bir menü oluşturdu. Twenty-One’da üç sayılık atışlar, şutlar ve turnikelerle (bir değerinde) yirmi bir sayı atmak için bir dakikanız var. Ancak her atıştan sonra sahanın ortasına ve geriye doğru koşmanız gerekiyor. Maç sırasında nefes nefese kalmak gerçek oyunun yorgunluğunu yansıtıyor. Brandon, “Her tatbikat bir oyundur” diye açıklıyor. “Her zaman yenilecek bir zaman vardır. Her zaman yenilecek bir sayı vardır. Eğer sayıyı geçerseniz ve süreyi geçemezseniz yine de kaybedersiniz.”
Başkalarına karşı rekabet etmenin dezavantajı, gelişmeden kazanabilmenizdir. Kötü bir gün geçirebilirler ya da iyi şanslardan faydalanabilirsiniz. Brandon’ın oyun biçiminde, rekabet ettiğiniz kişi geçmiş benliğinizdir ve yükselttiğiniz çıta gelecekteki benliğiniz içindir. Mükemmeli hedeflemiyorsunuz; daha iyisini hedefliyorsunuz. Kazanmanın tek yolu büyümektir.
İlerleyene kadar bir beceriyi pratik etmenin ve ancak ondan sonra bir sonraki beceriye geçmenin ideal olacağını varsaydım. Ancak Brandon aynı zorlukları tekrar tekrar tekrarlamak yerine onları karıştırıyor. Brandon, yirmi dakikalık aralıklarla Curry’nin bir şut ve çabukluk mücadelesinden diğerine sıçramasını sağlıyor. Çeşitlilik sadece motive edici değil, aynı zamanda öğrenme açısından da daha iyi. Yüzlerce deney, insanların farklı beceriler arasında geçiş yaptıklarında daha hızlı geliştiklerini gösteriyor. Psikologlar buna serpiştirme adını veriyor ve resimden matematiğe kadar çeşitli alanlarda, özellikle de geliştirilen beceriler benzer veya karmaşık olduğunda işe yarıyor. Daha ince ve daha kalın boya fırçaları arasında geçiş yapmak veya basketbol topunun ağırlığını hafifçe ayarlamak gibi küçük ayarlamalar bile büyük bir fark yaratabilir.
On yılı aşkın bir süredir eğitim gören Curry, gizli potansiyelinin farkına vardı. Boyu 1,82 ve 185 pound olan eksikliğini artık patlayıcılık ve doğrulukla telafi ediyor. Brandon’ın organize ettiği kasıtlı oyuna büyük değer veriyor; uyumlu bir tutkuyu pratiğe taşıyor. Ve kararlılığı sayesinde bundan daha fazlasını elde ediyor. “Süreci seviyor. Bu, tüm büyük sporcuları birbirine bağlayan şeylerden biri,” diyor Curry’nin uzun süredir antrenörlüğünü yapan Steve Kerr. “Bir rutin var… ama her gün gerçekten keyif alıyorum. Onunla birlikte gelen bir tutku var ve onu zaman içinde ayakta tutan şey de bu. Bir şeyi bu adamlar gibi sevdiğinizde, onun üzerinde çalışırsınız, daha iyi olursunuz ve devam edersiniz.”
Basketbol ve Sakatlanan Yıldızlar
28.000’den fazla NBA basketbol maçı üzerinde yapılan bir araştırmada araştırmacılar, yıldız oyuncuları sakatlandıktan sonra takımlara ne olduğunu araştırdı. Beklendiği gibi takımlar kötüleşti. Ancak yıldız geri döndüğünde, sakatlanmadan önce kazandıkları oyunlardan çok daha fazlasını kazandılar. Neden en iyi oyuncularını kaybetmek sonuçta onların daha iyi olmalarına yardımcı oldu? Yıldızları olmadan takımlar en başa dönmek ve başarıya giden yeni yollar aramak zorunda kaldı. Çevredeki oyuncuların öne çıkmasını sağlamak için rollerini yeniden düzenlediler ve güçlü yanlarını güçlendirecek yeni oyunlar hazırladılar. Yıldız geri döndüğünde şut dengeleri gelişti. Tüm takımı taşımak için tek bir kahramana daha az bağımlıydılar. Sakatlanmanın süresi önemlidir. Bir NBA yıldızı yalnızca bir veya iki maç kaçırırsa, geri döndüğünde takım gelişme kaydedemiyordu; öyle görünüyor ki, yeni rolleri benimsemeleri ve yeni rutinler öğrenmeleri için yeterli baskı ya da zaman yoktu. Ve eğer yıldız çok uzun süre ortalıkta yoksa, sezonun yarısını ya da daha fazlasını kaçırırsa, bunun da hiçbir faydası olmadı; bunun nedeni muhtemelen takımların yeni rollerine ve rutinlerine takılıp kalmaları ve o geri döndüğünde yıldızlarını etkili bir şekilde kullanmakta zorlanmalarıydı. Favori takımınızın yıldızını birkaç maç için çıkaracağını ummadan önce şunu bilmelisiniz ki, faydaların maliyetleri aşması için, ortalama bir takımın yıldızının 15 maç kaçırdıktan sonra yaklaşık 43 maç oynaması gerekir. Ancak bu, yeni bir mantığa işaret ediyor. Normalde sporculara yüklenme, yaralanma ve bitkinliği önlemek için oyuncuları oyun boyunca dinlendirmeyi içerir. Bir takım sıkışıp kaldığında, yıldızlara art arda birkaç oyun vermek faydalı olabilir; bu, tüm takımın sıfırlanması için bir fırsattır.
Şirketteki kötü adam olmanın yolları
Bugüne kadar hep daha iyi nasıl olunur, doğru yol budur gibisinden yazılar yazdım. Ama birlikte çalıştığınız insanları nasıl rahatsız edersiniz, istenmeyen ve sevilmeyen biri olabilirsiniz kısmını yazmadım. Şimdi kötü biri olmak istiyorsanız aşağıdaki listeye göz atın(özellikle 66 maddedir:) ;
1. Kulaklık kulağınızdayken farkında olmanıza rağmen yüksek sesle konuşun
2. Hazırladığınız dokümanları sol üst değil sağ üst köşeden zımbalayın.
3.Fare(mouse) optik ise selobant ile ışığını kapatın
4. Ekranının kablosunu çekin
5. Hasta olanlarla ameliyat maskesi takarak konuşun.
6. Toplantıları sabah 09:00 ya da 17:00’ye ayarlayın.
7. Sürekli aynı şeyleri söyleyin.
8. Odanızda ya da masanızda gürültü yapın.
9. Her gittiğiniz masadan bir kalem alın.
10. Fotokopi makinasının kağıdı bittiğinde yerine yenisini koymayın.
Steve Jobs’tan 10 ders
2000 yılında “Pirates of Silicon Valley”(Silikon Vadisinin Korsanları) adlı film ile Steve Jobs’ın ve Bill Gates’in var olma hikayelerini öğrenmiş ve çok etkilenmiştim.
O gün bu gün Steve Jobs’ı takip ederim. Apple ile başlattığı macera, ilk masaüstü bilgisayarı yapışı(üstteki resim), ipod, iphone ve iPad ile devam eden devrimci yaklaşımı gerçekten izlemeye değer.
Ve şimdi ondan 10 tane altın ders;
1. Steve Jobs der ki “Yenilikler, liderler ile onları takip edenler arasında oluşurlar.”
Yenilikte sınır yok. Tek sınır hayal gücünüz. Şimdi bilinenlerin ya da mevcutların dışında düşünmeye başlamak zamanıdır. Eğer büyüyen bir sektörde çalışıyorsanız daha verimli olabilecek, daha müşteri canlısı olmanız gerekir. Eğer batan bir sektördeyseniz bir an önce başka tarafa sıçramalısınız.
2. Steve Jobs der ki: “Kalite amacınız olmalı. Bazı insanlar mükemmeliğin beklendiği ortamlara alışık değillerdir.”
Mükemmelliğe giden kısa yol yoktur. Mükemmelliği önceliğiniz yapmak konusunda taahhüdünüz gerekir. Tüm beceri, yetenek ve zekanızı bu mükemmelliği yakalamak için kullanmalısınız. Fark yaratacak küçük farklılıkları ancak böyle yakalarsınız. Siz mükemmelliği benimseyip üzerine gittiğinizde hayatta sizi ödüllendirecektir.
3. Steve Jobs der ki: “Büyük iş çıkarmanın yolu yaptığınız işi sevmekten geçer. Böyle bir işi hala bulamadıysanız aramaya devam edin. Bu işin hangisi olduğunu bulduğunuzda anlayacaksınız.”
Sevdiğiniz işi yapın. Sizin için hayata başarıyı, gitmek istediğiniz yolu ve anlamı verecek işi bulmaya çalışın. Yaşamınızın amacını destekleyecek bir iş bulmaya çalışmalısınız. Böylece sadece sağlık ve uzun yaşama değil saynı zamanda zor zamanlarda kendinizi iyi hissedecek bir şeylerede sahip olacaksınız. Eğer Pazartesi sabahı kalktığınızda ayaklarınız geri sayıyorsa doğru işte değilsiniz demektir.
4. Steve Jobs der ki: “Biliyorsunuz, yediğimiz yemek kadar büyümeyiz. Başkalarının diktiği elbiseleri giyeriz. Başkalarının geliştirdiği bir dili konuşur, matematiği kullanırız. Demek istediğim hep bir şeyleri alıyoruz. Asıl önemli olup mükemmel bir duygu sağlayan ise canlıların deneyim ve bilgisine bir şey sunabilmektir.”
Etik sorumluluklarınızı bilerek yaşayın. Bu dünyada küçükte olsa bir fark yaratmaya çalışın. Böylelikle hayatınıza daha fazla anlam katmış olacaksınız. Her zaman yapabileceğiniz şeyler vardır. Ve diğerleri ile neler yaptığınızı konuşun, onları dinleyin.
5. Steve Jobs der ki: “Budizm’de bir söz vardır “Yeni Başlayanın Düşüncesi(Beginner’s mind)” İşte böyle yeni başlayan birinin düşüncesine sahip olmak çok güzeldir.
Bu düşünce tarzında kişi herşeyin orijinal doğasını adım adım ve olduğu gibi görür. Önyargılardan, beklentilerden ve yakıştırmalardan uzak bir düşüncedir. Küçük bir çocuğun ilk kez gördüğü bir şeye bakar yüzünde oluşan heyecandır.
6. Steve Jobs der ki: “Biz beynimizi kapatmak için TV seyreder, beynimizi açmak için bilgisayar kullanırız.”
Her ne kadar herkes TV’nin zararlarını ya da yarattığı zaman kaybını bilsede kendisini ondan alamaz. Halbuki siz TV’den kurtulup birkaç tane beyin hücrenizi kurtarabilirsiniz. Aslında bilgisayarıda sürekli oyun vb. konularda kullanarak aynı zarar yaratılabilmektedir. Önemli olan bilgisayarı faydalı kullanabilmektir.
7. Steve Jobs der ki: “Bir yılda çeyrek milyar dolar kaybeden tek kişi benim ve bu benim karakterimi düzeltti.”
Hata yapmakla hatanın oluşması aynı şey değildir. Hata yapmamak önemli ama bir çok başarılı insan hatalarından sonra hayatını değiştirmekte, performansını artırmakta ve bir sonraki seferde doğrusunu yapmaktadır. Hataları bir uyarı olarak görmek gerekir.
8. Steve Jobs der ki: “Tüm teknolojimi Sokrat ile bir öğleden sonra geçirmek için satardım.”
Her ne kadar Sokrat, Leonardo da Vinci, Nicholas Copernicus, Charles Darwin ve Albert Einstein ile birlikte bağımsız düşünürler içinde yer alsada o “ilk” ti. Çiçero onun hakında şöyle demiş “O felsefeyi göklerden hayatımızın içine çağırdı” Sokrat’ın pensiplerini okuyarak hayatınızı güzelleştirmek elinizdedir.
9. Steve Jobs der ki: “Evrende bir çukur açmak için buradayız. Aksi takdirde neden olalım ki?”
Dünyada büyük işler başaracağınızı biliyor musunuz? Hepimiz bir hediye(gift) ile yaratıldık. Bu hediye ilgi alanlarımızda, meraklarımızda, isteklerimizde ve duygularımızda gizli olan şeyleri ortaya çıkarabilecek bir güce sahip. Bu hediye aynı zamanda amacımız. Kendi amaçlarınızı değiştirmek için izin almanıza gerek yok. Ama öğretmenlerinizin, patronlarınızın, anne babanızın sizin için belirlediği amaçları değiştirebilirsiniz ve kendinize özgü istediğiniz bir amaca sahip olabilirsiniz.
10. Steve Jobs der ki: “Zamanınız kısıtlı ve başkasının hayatını yaşayarak boşa harcamayın. Başka insanların düşüncelerinde var olan şeylerin tuzağına düşmeyin. Başkalarının düşüncelerinin yüksek sesi olmayın. Kalbinizin ve içgüdülerinizin sesini izleyecek cesaretiniz olsun. Sizin ne olmak istediğinizi diğerleri anlamalı.”
Başkalarının rüyalarını yaşamaktan yorulmadınız mı? Hiç şüphe yok ki bu sizin hayatınız ve özgürce dilediğinizce yaşayabilmelisiniz. Yaratıcı becerilerinizi korku yada baskı olmayan bir ortamda kullanabilme şansınızı kendinize vermelisiniz. Kendi seçtiğiniz ve kendinizin patronu olduğunuz bir hayatı yaşayın.
Burada bahsi geçen maddeleri hayata entegre etmek hiçte kolay değil. Fakat her birinin sizleri düşündürdüğünden eminim. En azından deneyin ve bir şans verin kendinize.
İş görüşmesinde ne sormak gerekir?
Ben İnsan Kaynakları uzmanı değilim ama çalışma hayatımda çok fazla iş görüşmesi yaptım. Hem soran hem de cevaplayan olarak. Her iş görüşmesine gitmeden önce firmayı araştırdım, üstüme başıma dikkat ettim ve doğaçlama yaptım. Halbuki iş görüşmelerimde “soran” olarak hiç hazırlık yapmadan girdim görüşmelere. Sonralarda Microsoft gibi bir çok büyük firmanın iş görüşmelerinde uyguladıkları stratejileri, incelikleri okudum, inceledim.
Lafı uzatmamak adına sonuç olarak kimi ne konuda işe alacaksanız ya da karşınızdakinden beklediklerinize göre sorular sormanız gerekiyor.
Liderlik özelliği aranıyorsa:
Önceki işlerinizde sizin yaptığınız ve siz olmasaydınız olmayacak, gerçekleşmeyecek bir şey hakkında anınız var mı?
Sizi gerçekten hayakırıklığına uğratan bir davranışınız oldu mu?
Hiç bir arkadaşınızı kovmak ya da cezalandırmak zorunda kaldınız mı?
Hiç astlarınızı liderlik anlamında eğittiniz mi? Neler yaptınız?
Bir işi kendisi başlatıp devam ettirecek birini arıyorsanız;
Amacınıza ulaşmak için üstesinden gelmek zorunda kaldığınız büyük zorluklar olan bir projeniz oldu mu?
Hiç uzun vadede gerçekleşecek bir hedef oluşturdunuz mu?
Ya da uzun süredir üzerinde çalıştığınız bir iş proje var mı?
En son tamamladığınız yada tamamlayamadığınız proje?
Gerçekten inanıp hem politik hemde diğer açılardan onu savunarak gerçekleştirmeye çalıştığınız bir proje oldu mu?
Sırf siz takip edip üzerinde olduğunuz için büyük başarı elde edilen bir iş oldu mu?
Problem çözecek birini arıyorsanız;