Yazar arşivleri: savassakar

Kime güvenmeli?

Rubicon adında yeni bir diziyi izlemeye başladım ve çok beğendim. Özellikle senaryo açısından çok hoşuma gitti. Dizinin 4. bölümünde bir grup bürokratı “güvenilir” olduğuna ikna etmeye çalışan bir yöneticinin diyalogunu sizlerle paylaşmak istedim;

“Bu sabah evden çıkarken bu kravatı giydiğinizde belki eşiniz sizi kapının önünde durdurmuştur. Belki size bu kravatla ne kadar iyi göründüğünüzü söylemiştir, ne kadar yakışıklı olduğunuzu.

Şimdi, eminim karınızı seviyorsunuzdur ama yine de onun bu kravat hakkındaki yargısına güvenmemek için bir sürü nedeniniz olabilir. Belki önceden özel bir günde giydiğiniz için hatırlayıp seviyor olabilir, duygusal bir eşyadır ya da kravat koleksiyonunuzu biliyordur ve onun sevmediği kravatlardan birisini seçmediğiniz için mutlu olmuştur. Belki de sizin bugün biraz garip olduğunuzu hissetmiştir. Sizi biraz neşelendirmek istemiştir.

Şimdi, bir dakikalığına bizimle burada oturduğunuzu düşünün ve ben size kravatınızın ne kadar güzel olduğunu söylüyorum.

Aklınızda hemen bir düşünce oluşur. Beni tanımıyorsunuz. Aramızda kişisel bir şey yok. Sizinle bir giyim geçmişiz yok. Hiçbir duygusal eşyamız yok. Kimin yargısına güvenirsiniz?

Benim mi? Eşinizin mi?”

Biz çoğu zaman işimize geleni seçeriz ama işin doğrusu tarafsızı bulmak olmalı.

Sız bir palyaço musunuz?

http://www.dreamstime.com/stock-photos-circus-clown-image1578023

http://www.dreamstime.com/stock-photos-circus-clown-image1578023

Seth Godin’in “İşinizi küçümsemeyin” kitabını okurken aşağıdaki bölüm çok hoşuma gitti, paylaşmadan edemedim.

Konu organizasyonunuzun sağlamlığına geldiğinde, artık palyaçoluk yapma zamanı sona ermiştir. Palyaço olarak hitap edilmek pek öyle iltifat olarak algılanmaz. Eğer bir sirke katılmayacaksanız, bir kariyer hedefi de değildir. Görünenin aksine, yani kötü bir makyaj ve ayağa büyük gelen ayakkabılara rağmen palyaçoların sayısı şaşırtıcı derecede fazladır. Bunun nedeni basit bir gerçeğe dayanmaktadır: Palyaçolar gerçek insanlar üzerine kuruludur. İnsanların doğalarındaki yanlış şeyleri temsil eder, biraz büyütürler.

Sız bir palyaço musunuz?

Palyaçoluğu sizin için dört genel kategoriye ayırdım:

1-Palyaçolar Bilimi Önemsemezler. Tam teşekküllü 16 palyaçonun bir Volkswagen tosbağanın içine girip giremediği veya palyaçolarla yer çekimi arasında bir mücadele olup olmadığı, neyin gerçek ve palyaçolara göre neyin geçerli olup olmadığı arasındaki tatsız çelişkidir.

Organizasyonlar ve politikacılar  bilimin opsiyonlu olduğunu düşünürler. Ama bu şekilde değildir. Eğer reklam verirseniz ve bu işe yaramazsa, üzerinde ne kadar düşünmüş olursanız olun bu işe yaramamıştır. Eğer endüstriniz teknolojik devrim sonucunda değişiyorsa, sizin devrimlere inanıp inanmamanız önemli değildir, devrim her halukarda gerçekleşmiştir. Bilimin bir parçasını değiştirmek için her çeşit işe sahip olabiliriz, ama gerçekleri inkar etmek olumlu bir sonuç vermeyecektir.

Örneğin Kodak yıllarını dijital fotoğrafı ve bunun film işletmesi üzerindeki kaçınılmaz etkilerini inkar ederek, görmezden gelerek ve bundan kaçarak geçirdi. Ve son dönemlerde zaten büyük bölümü yok olmuş olan iş gücünün 1/5’ini sınırlama planını ilan etti. Burada şu şekilde bağırmaktan kendinizi alamayabilirsiniz: “ Siz palyaçolar! Dijital kameraların çağı yakalayacağı daha yeni mi kafanıza dank etti?” Üst yönetim kendisine uyacak bir burun denemekle meşgul olduğu için kendi işlerini kaybeden masum insanlar konusunda kendimi çok kötü hissediyorum.

2-Palyaçolar sonuçları ölçmeyi reddederler. Çünkü bu ölçüm onların dış dünya gerçeğini kabul ettikleri anlamına gelecektir. Hayaller gerçek dünyanın yerini alamaz. Bundan sadece palyaçolar kaçabilir.

3-Palyaçolar Geleceğe Yönelik plan Yapmazlar. Palyaçolar tuğladan oluşan bir duvara çarparken veya onları almadan hareket eden bir arabaya yetişmeye çalışırken herkes kahkahalarla güler.

Elbette sincaplar ve deniz maymunları da geleceğe yönelik plan yapmazlar. Düzenli olarak önsezi gösteren yegane tür insanlardır, ama bunu sadece arada sırada yapmayı başarırız. İnsanlar günü yaşamak için (yarını veya önlerindeki otuz yılı yaşamak için değil) kendilerini kredi kartı borçlarının içinde harcamaktan mutlu olur ve her şeyin yolunda gittiği illüzyonunu sürdürebilmek için olanca güçleriyle çalışırlar, ta ki bunun böyle olmadığını fark edene kadar. Bunun için federal bütçe açığına sebep olmuş insanlara bakmanız yeterli.

4-Palyaçolar Kötü (Veya İyi) Haberlere Aşırı Tepki Gösterirler. Hepimiz bir palyaçonun ayağını bir yere çarptığında veya dondurma külahını düşürdüğünde hüngür hüngür ağladığını hatırlarız. Aşırı heyecanlı bu palyaçolar bir şeyler kendileri için iyi gitmeye başladığında ise coşkulu bir neşe göstererek kahkahalarla yerlere yatarlar.

Bu anlamda bizler bazen palyaçolar gibi davranırız. 60 Minutes (60 dakika) programının Audi’nin güvenilirliğini veya stok pazarındaki anlamsız sallanışını sorgulamasının ardından Audi’nin çöküşe yaklaşmasını ve Howard Dean’ın seçimlerde ani düşüşün hatırlayın.

Palyaçolar Birbirlerine Karşı Kibar Değildirler. Three Stooges’dan Ringling Bros. sirkindeki renkli karakterlere kadar her yerde palyaçolar yanlarındaki diğer palyaçolara kasten zarar verme özellikleriyle ünlüdürler. Seyircilerden en güçlü kahkahanın gelmesinin en kolay yolu bir kerpeten bulundurmaktır. Eğer kerpeten bulamazsanız bir şişe soda da aynı işi görecektir.

Çalışanlarına önem veren bir patrona sahip şirket bulabilmek neden bu kadar olağandışı bir şeydir? Peki takım çalışmasını bencilliğin üstesinden geldiği bir işgücü bulmak neden çok daha olağan dışıdır? Neden ortak hedeflere sahip insanlar birlikte çalışıp başarılı oldukları aşamalı amansız süreç yerine en üstün olma savaşlarına en üst pozisyona gelebilmek için bir ateş hattına girer ve bir kapışma politikasına odaklanırlar?

Eğer palyaçoluk bizim doğal ruh halimiz ise (ve sanırım bu şekilde)o zaman diğer alternatif de antipalyaçoluktur. Başarı içinizdeki palyaçoyu yenmenizde ve dünyanın uzun menzilli görüntüsüne uyum sağlamanız gizlidir (bu sizin görüşünüzden sadece 5 dakika daha fazla uzaklıkta olsa bile).

Bizler bu kitabı okuyan her kişiye kırmızı silgi burunlardan dağıtmalıyız. Kolaylıkla bükülmeleri mümkün, dolayısıyla onları cüzdanınızda taşıyabilirsiniz. Ne zaman bir toplantıda olsanız veya birisi tam anlamıyla bir palyaço gibi davranmaya başlasa, burnu sessizce cebinizden çıkarın ve takın ya da on müdürün yönetim kurulunun karşısında burunlarına kırmızı bir silgi burun takmış şekilde oturduklarını bir hayal edin. Örneğin kısa ömürlü etlere karşı mücadele halin-de olan parlamento üyelerinin tümünün bu burunları taktığını bir düşünün!

Böyle bir durumda Krusty ne yapardı? Veya Chuckles? Bozo? Gerçek bir palyaçonun nasıl davranacağını öğrenin ve tamamen tersini yapın.

Yapılmaması gereken yanlışlar

Marshall Goldsmith ve Mark Reiter’in beraber kaleme aldığı “İş Dünyasında Zirveye Giden Yol” adlı kitapta geçen aşağıdaki 20 madde gerçekten başarmak isteyenlerin yapmaması gerekenleri çok güzel özetliyor;

1. Zafer takıntısı: Her halükarda ve her durumda kazanma arzusu —bu, bizim için bir sorun teşkil etsin, etmesin veya bizimle tamamen ilgisi olsun veya olmasın.
2. Gereğinden fazla yorum yapmak: Fikrimizin sorulup sorulmadığını önemsemeden, her tartışmaya burnumuzu sokmaya dair içimizden taşan karşı konulmaz istek.
3. Yargılamak: Başkalarına değer biçme ve kendi kaidelerimizi onlara dayatma arzusu.
4. Yıkıcı yorumlar yapmak: Bizi açıkgöz ve esprili gösterdiğini düşündüğümüz yersiz, iğneleyici ve alaycı sözler sarf etmek.
5. Söze “Hayır,” “Fakat,” veya “Halbuki” ile başlamak: Etrafımızdakilere, alttan alta “Ben haklıyım. Sen hatalısın” mesajını veren bu negatif niteleyicileri, gereğinden fazla kullanmak.
6. Dünyaya ne kadar akıllı olduğumuzu haykırmak: İnsanlara, sandıklarından çok daha zeki olduğumuzu kanıtlama arzusu.
7. Sinirliyken konuşmak: Duygusal uçarılığı, bir yönetim maşası olarak kullanmak.
8. Olumsuzluk veya “İzin verin, neden işe yaramayacağını açıklayayım” tutumu: Fikrimiz sorulmadığı halde bile, olumsuz düşüncelerimizi ifade etme
arzusu.
9. Başkalarından bilgi esirgemek Başkalarına karşı üstünlük sağlamak amacıyla, bilgilerimizi paylaşmaktan uzak durmak.
10. Karşımızdakini hak ettiği şekilde takdir etmemek: Hak ettikleri durumlarda bile başkalarını övmemek veya ödüllendirmemek.
11. Hak etmediğimiz itibara sahip olduğumuzu iddia etmek: Elde edilen her başarıya yaptığımız katkıya aşırı derecede değer biçmenin en sinir bozucu yolu.
12. Bahaneler uydurmak: Rahatsız edici davranışlarımızı, mizacımızın değiştirilemez bir parçasıymış gibi yansıtmaya çalışıp, insanların bu davranışları mazur görmelerini sağlamaya çalışmak.
13. Geçmişe takılıp kalmak: Hatalarımızı, geçmişimizdeki insanların veya olayların üstüne yıkma arzusu; kendimizden başka herkesi kabahatli bulma eğilimi.
14. Adam tutmak: Birilerine adil davranmadığımızın farkına varamamak.
15. Pişmanlığı dile getirmekten çekinmek: Yaptığımız işlerin arkasında durmamak; hatalı olduğumuzu kabullenmemek veya davranışlarımızın başkalarını etkiliyor olduğunu itiraf etmekte aciz kalmak.
16. Dinlememek. Bir kişinin, iş arkadaşlarına yaptığı saygısızlıklardan en pasif-agresif formda olanı.
17. Karşımızdakine duyduğumuz minnettarlığı ifade etmemek: Hatalı davranış biçiminin en temel unsuru.
18. Elçiye zeval vermek: Bize genelde, yardım etmeye çalışan bir masuma saldırmaya dair içimizden taşan sapkın arzu.
19. Sorumluluğu başkasına yüklemek: Kendimizden başka herkesi suçlama arzusu.
20. Aşırım derecede “kendim olma” isteği: Hatalarımızı, kişiliğimizin ayrılmaz bir parçaymış gibi görüp, sanki birer faziletmişçesine yüceltme arzusu.

Varsayım tuzağına düşmeyin!

decisionsPolitikacılar varsayımlarına dayalı cevap vermeleri gereken sorulardan korkarlar. Aynı şey gerek proje yöneticileri gerekse diğer yönetim kademeleri içinde oldukça korkutucudur. Neden korkutucudur? “Muhtemelen böyle olacaktır?” ya da “Tahminimce şunu yapmak lazım” gibi sözler neden korkutur insanları?

“Bir dakika” dedi öfkeyle Fırat. “Eğer hafızamı kaybetmediysem yada delirmediysem geçen hafta tüm malların elimizde olacağını söylemiştin”

“Evet” dedi Serkan. “Ancak gümrükte bir aksilik olmayacağını düşünerek söylemiştim. Fakat şimdi anlıyorum ki her türlü kötü olasılığı dikkate alarak size bilgi vermeliymişim.”

“Doğrusu bu” dedi Fırat. “Böylece beni yanıltmamış olursun ve diğer işlerimizde aksamaz”

Serkan, bir soruya cevap vermenin kendi varsayımına dayanmasının ne kadar zor olduğunu düşünüyordu. Eğer A, B, C olursa ve D, E, F koşulları gerçekleşmezse şu zamanda şunu yapabilirim gibi bir cevap üretmek gerçekten çok zordu. Özetlemek gerekirse “belirli şartlar altında belirli şeyleri gerçekleştirmek” taahhüdü vermek oldukça zordur.

Bu tipteki sorular genellikle konuşma esnasında ortaya çıkarlar ve sizi “Varsayımsal Yanıt” vermeye zorladığı için cevaplamak yukarıda dediğim gibi tehlikeli olabilir. Bu tipte sorulara yazılı cevap vermek bazen güvenli olabilir. Yani toplantılarda ya da birebir görüşmelerde biraz zaman isteyip cevabınızı daha sonra vermeniz çok daha doğru olacaktır.

Birden ve kesin cevap vermenin sakıncaları şunlardır;

Artık Bizans’ta yaşamıyoruz.

Yani artık koşullar eskisi gibi değil, değişti. Bu yüzden kesin cevap vermeniz hem kendinizi kandırmak hem de karşınızdakini yanıltmak anlamına gelecektir. Ayrıca kendi uzmanlığınızda olmayan, bilmediğiniz bir konuda konuşmanız ve taahhüt vermeniz doğru olmayacaktır.

Sorular muğlaksa

Soruyu tam olarak anladığınızdan emin olmadan yanıt verirseniz yanılabilirsiniz. Soru bizim “zarf atmak” dediğimiz türden sizi muğlak ve ucu açık olabilir. Siz “sazan gibi atlayıp” soruyu tamamlar, yanıtı verirsiniz. Cevabınızdaki varsayımlarınızın soruyu size soranın varsayımları ile ne kadar örtüştüğünü mutlaka irdelemelisiniz.

Acil durumlar yapışıktır

İnsanlar sizin verdiğiniz yanıtlarda herşeyi hesaba kattığnızı(acil durumlar, olası aksilikler vb.) düşünürler. Siz bir çok soruya “Evet” diye yanıt veririsiniz ama halbuki asıl yanıt “Evet, ben size 10 dönümlük arsa üzerinde 100 m2 tabanlı 2 katlı müstakil ev projesini anahtar teslim olarak 3 ay içerisinde teslim edeceğim. Elektrik ve su tesisiatlarını yapacağım ama belediye bağlamaz ise karışmam.” Ve böyle devam eden ve yapacağınızı söylediğiniz her şey için sadece Evet der geçersiniz.

Birbirine zıt kombinasyonlar

Eğer iki varsayımsal soru ile karşılaşırsanız iki farklı yanıt verirsiniz. Fakat insanlar verdiğiniz yanıtlardan işlerine gelenler iseçer va kabullenirler. Bu yüzden birbiri ile çatışan iki varsayımlsal yanıt vereceğiniz zaman daha dikkatli olmalısınız.

Hayat acımasızdır

Eğer A işini A YTL’ye C süresinde gerçekleştirecekseniz ve B işini B YTL’ye yine C süresince gerçekleştirecekseniz sizden A ve B işini A + B YTL’ye (yada daha azına!) ve en önemlisi C süresinde bitirmeniz beklenir. Mantıksız gibi durmasına rağmen bekleni böyle oluşmaktadır.

Stephen Curry Hikayesi

Brandon, Charlotte banliyösünde büyürken hayali basketbol oyuncusu olmaktı. Bir basketbol koçunun oğlu olarak temelleri erken yaşta öğrendi. Öğleden sonralarını, akşamlarını ve hafta sonlarını garaj önünde basket atarak geçirdikten sonra, serbest atışlar yapması ve üç sayılık atışları başarmasıyla tanındı. Ancak Wingate Üniversitesi’ne basketbol takımına girme arzusuyla geldikten sonra Brandon bir sorunla karşılaştı. Açık bir nokta gördüğünde rakiplerini geçemedi. Bir tarafı gösterip diğer tarafa top sürdüğünde, topunu çaldırdı. Sonunda Brandon’ın oyunu duvara çarptı ve ona basketbol kariyerinin bittiği söylendi. Brandon, “Beni mahvetti” diye yakınıyor. “Oynamayı hâlâ seviyorken birisinin sana işin bittiğini söylemesinden daha kötü bir duygu olamaz.”

Brandon oynamayı sevmesine rağmen konu şut atmanın ötesinde becerilerini geliştirmeye geldiğinde pratik yapmayı sevmiyordu. Savunmacıları geride bırakmak ve kendi şutunu yaratmak için çabukluğu ve çevikliği üzerinde çalışması gerekiyordu. Kendisi şöyle itiraf ediyor: “Spor açısından sınırlıydım ve yapmam gereken şeyleri yapmadım.” Hızını artırmak için gerekli sprintleri, esnekliğini artırmak için gerekli esneme egzersizlerini veya ayak hareketlerini geliştirmek için gerekli egzersizleri yapmadı.

Brandon koçluğa geçti. Artık atletleri kaçındığı antrenmanların bazılarını yapmaya motive etmesi gerekiyordu. Vücutlarını yakan tam saha sprint koşularının hırıltılı yorgunluğundan ve zihinlerini sıkan tekrarlayan tekdüze ayak hareketi egzersizlerinden nefret ediyorlardı. Brandon gibi onlar şut atmayı seviyorlardı. Ancak bu uyumlu tutku en sıkıcı tatbikatlara bile yansımadı; sanki onları daha da sıkıcı hale getiriyordu. Şut atmanın keyfi, bitmek bilmeyen top sürme korkusunu artırdı.

Alıştırma birden fazla beceriyi içerir ve hepsini sevmek nadirdir. Brandon tutkuyu uygulamanın her unsuruna uyumlu hale getirmenin yollarını aramaya başladı. Tatbikatların acısını çıkaramasa da sürece keyif katabiliyordu. Oyuncuları antrenmanın en zorlu kısımlarında zorlamak yerine, onları oyuna çekmek için antrenmanı yeniden tasarlayacaktı. Brandon şunları söylüyor: “Hiçbir oyuncunun kendim için yarattığım şeyin kurbanı olmayacağından emin olmak için bir sistem yaratmak istedim.” Sporcuların oyun sevgisinden yararlanarak potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olacak iskeleyi kuracaktı.

Brandon, 2009 yılında basketbolcular için bir antrenman merkezi kurdu. Bir gün, zayıflıkları gözlemciler tarafından açıkça görülebilen genç bir NBA oyuncusuyla yolları kesişti. Biri, “zayıf fiziksel araçları nedeniyle son derece sınırlı olduğunu” yazdı. Bir diğeri yakındı: “Onun boyu, gücü ya da yanal çabukluğu/atletizmi yok. Patlama yeteneğinin olmaması nedeniyle muhtemelen hiçbir zaman ligde bir yıldız olamayacak.”

Brandon oyuncudaki bazı eksiklikleri fark etti ve ona kartvizitini verdi. Ertesi sabah birlikte çalışmaya başladılar. Oyuncu, Brandon’la yaptığı antrenmandan sonraki ilk sezonunda en çok üçlük atan NBA rekorunu kırdı. Birkaç yıl sonra arka arkaya sezonlarda NBA’in en değerli oyuncusu seçildi. Adı Stephen Curry’dir.

Stephen Curry, NBA tarihinin en iyi şutörü olarak kabul ediliyor. Kariyerinde en çok üçlük atma rekorunu elinde bulunduran önceki iki isim, standartlarını belirlemek için 1.300’den fazla maça çıktı. Curry sadece 789 maçta onları gölgede bıraktı.

Bir NBA oyuncusunun oğlu olmasına rağmen Curry, üniversitenin en iyi basketbol programlarından tek bir burs teklifi bile almadı. Liseyi bitirdiğinde büyük ölçüde küçümsenmişti: Beş yıldızlı bir ölçekte, yalnızca üç yıldızlı bir acemi olarak damgalanmıştı. Son sınıftan önceki yaz, Davidson College koçu onu izlemeye gitti. “Çok kötüydü. Topu tribünlere attı, pasları düşürdü, ayağıyla dribling yaptı, şutları kaçırdı” diye anımsıyor koç. “Fakat o maç boyunca bir kez olsun bir hakemi suçlamadı ya da bir takım arkadaşını parmağıyla işaret etmedi. Her zaman yedek kulübesinden tezahürat yapıyordu ve asla çekinmedi. Bu beni etkiledi.”

Bunlar Curry’nin karakter becerilerinin ilk işaretleri değildi. Çocukluğunda babasının takımıyla oynarken oyunculardan biri Curry’nin “küçük bir sünger gibi olduğunu” fark etti… Gittiği her yerde bilgi topluyor.” Lisedeyken bile mücadele ederken bile takımına destek olma kararlılığına ve soğukkanlılığını koruma disiplinine sahipti.

Brandon on yılı aşkın bir süredir Curry’yi eğitiyor. Bana temel bir prensiple başladığını söyledi: “Antrenmanlarımızda sıkıcılık yoktur.” Antrenmanların en zor kısımlarını kolaylaştırmak için iskeleyi kurdu; Curry’nin katıksız disipline daha az güvenerek daha fazla ilerleme kaydetmesine yardımcı olmak için.

Teknik becerileri geliştirirken pratik yapmayı eğlenceli hale getirmek için Brandon, kasıtlı oyun aktivitelerinden oluşan bir menü oluşturdu. Twenty-One’da üç sayılık atışlar, şutlar ve turnikelerle (bir değerinde) yirmi bir sayı atmak için bir dakikanız var. Ancak her atıştan sonra sahanın ortasına ve geriye doğru koşmanız gerekiyor. Maç sırasında nefes nefese kalmak gerçek oyunun yorgunluğunu yansıtıyor. Brandon, “Her tatbikat bir oyundur” diye açıklıyor. “Her zaman yenilecek bir zaman vardır. Her zaman yenilecek bir sayı vardır. Eğer sayıyı geçerseniz ve süreyi geçemezseniz yine de kaybedersiniz.”

Başkalarına karşı rekabet etmenin dezavantajı, gelişmeden kazanabilmenizdir. Kötü bir gün geçirebilirler ya da iyi şanslardan faydalanabilirsiniz. Brandon’ın oyun biçiminde, rekabet ettiğiniz kişi geçmiş benliğinizdir ve yükselttiğiniz çıta gelecekteki benliğiniz içindir. Mükemmeli hedeflemiyorsunuz; daha iyisini hedefliyorsunuz. Kazanmanın tek yolu büyümektir.

İlerleyene kadar bir beceriyi pratik etmenin ve ancak ondan sonra bir sonraki beceriye geçmenin ideal olacağını varsaydım. Ancak Brandon aynı zorlukları tekrar tekrar tekrarlamak yerine onları karıştırıyor. Brandon, yirmi dakikalık aralıklarla Curry’nin bir şut ve çabukluk mücadelesinden diğerine sıçramasını sağlıyor. Çeşitlilik sadece motive edici değil, aynı zamanda öğrenme açısından da daha iyi. Yüzlerce deney, insanların farklı beceriler arasında geçiş yaptıklarında daha hızlı geliştiklerini gösteriyor. Psikologlar buna serpiştirme adını veriyor ve resimden matematiğe kadar çeşitli alanlarda, özellikle de geliştirilen beceriler benzer veya karmaşık olduğunda işe yarıyor. Daha ince ve daha kalın boya fırçaları arasında geçiş yapmak veya basketbol topunun ağırlığını hafifçe ayarlamak gibi küçük ayarlamalar bile büyük bir fark yaratabilir.

On yılı aşkın bir süredir eğitim gören Curry, gizli potansiyelinin farkına vardı. Boyu 1,82 ve 185 pound olan eksikliğini artık patlayıcılık ve doğrulukla telafi ediyor. Brandon’ın organize ettiği kasıtlı oyuna büyük değer veriyor; uyumlu bir tutkuyu pratiğe taşıyor. Ve kararlılığı sayesinde bundan daha fazlasını elde ediyor. “Süreci seviyor. Bu, tüm büyük sporcuları birbirine bağlayan şeylerden biri,” diyor Curry’nin uzun süredir antrenörlüğünü yapan Steve Kerr. “Bir rutin var… ama her gün gerçekten keyif alıyorum. Onunla birlikte gelen bir tutku var ve onu zaman içinde ayakta tutan şey de bu. Bir şeyi bu adamlar gibi sevdiğinizde, onun üzerinde çalışırsınız, daha iyi olursunuz ve devam edersiniz.”

Basketbol ve Sakatlanan Yıldızlar

28.000’den fazla NBA basketbol maçı üzerinde yapılan bir araştırmada araştırmacılar, yıldız oyuncuları sakatlandıktan sonra takımlara ne olduğunu araştırdı. Beklendiği gibi takımlar kötüleşti. Ancak yıldız geri döndüğünde, sakatlanmadan önce kazandıkları oyunlardan çok daha fazlasını kazandılar. Neden en iyi oyuncularını kaybetmek sonuçta onların daha iyi olmalarına yardımcı oldu? Yıldızları olmadan takımlar en başa dönmek ve başarıya giden yeni yollar aramak zorunda kaldı. Çevredeki oyuncuların öne çıkmasını sağlamak için rollerini yeniden düzenlediler ve güçlü yanlarını güçlendirecek yeni oyunlar hazırladılar. Yıldız geri döndüğünde şut dengeleri gelişti. Tüm takımı taşımak için tek bir kahramana daha az bağımlıydılar. Sakatlanmanın süresi önemlidir. Bir NBA yıldızı yalnızca bir veya iki maç kaçırırsa, geri döndüğünde takım gelişme kaydedemiyordu; öyle görünüyor ki, yeni rolleri benimsemeleri ve yeni rutinler öğrenmeleri için yeterli baskı ya da zaman yoktu. Ve eğer yıldız çok uzun süre ortalıkta yoksa, sezonun yarısını ya da daha fazlasını kaçırırsa, bunun da hiçbir faydası olmadı; bunun nedeni muhtemelen takımların yeni rollerine ve rutinlerine takılıp kalmaları ve o geri döndüğünde yıldızlarını etkili bir şekilde kullanmakta zorlanmalarıydı. Favori takımınızın yıldızını birkaç maç için çıkaracağını ummadan önce şunu bilmelisiniz ki, faydaların maliyetleri aşması için, ortalama bir takımın yıldızının 15 maç kaçırdıktan sonra yaklaşık 43 maç oynaması gerekir. Ancak bu, yeni bir mantığa işaret ediyor. Normalde sporculara yüklenme, yaralanma ve bitkinliği önlemek için oyuncuları oyun boyunca dinlendirmeyi içerir. Bir takım sıkışıp kaldığında, yıldızlara art arda birkaç oyun vermek faydalı olabilir; bu, tüm takımın sıfırlanması için bir fırsattır.

Şirketteki kötü adam olmanın yolları

Bugüne kadar hep daha iyi nasıl olunur, doğru yol budur gibisinden yazılar yazdım. Ama birlikte çalıştığınız insanları nasıl rahatsız edersiniz, istenmeyen ve sevilmeyen biri olabilirsiniz kısmını yazmadım. Şimdi kötü biri olmak istiyorsanız aşağıdaki listeye göz atın(özellikle 66 maddedir:) ;

1. Kulaklık kulağınızdayken farkında olmanıza rağmen yüksek sesle konuşun

2. Hazırladığınız dokümanları sol üst değil sağ üst köşeden zımbalayın.

3.Fare(mouse) optik ise selobant ile ışığını kapatın

4. Ekranının kablosunu çekin

5. Hasta olanlarla ameliyat maskesi takarak konuşun.

6. Toplantıları sabah 09:00 ya da 17:00’ye ayarlayın.

7. Sürekli aynı şeyleri söyleyin.

8. Odanızda ya da masanızda gürültü yapın.

9. Her gittiğiniz masadan bir kalem alın.

10. Fotokopi makinasının kağıdı bittiğinde yerine yenisini koymayın.

Okumaya devam et

Vücut dilini iyi kullanmak – 2

Vücut dilinizi değiştirmek ve yönetebilmek elinizdedir. Yıllarca oturmuş alışkanlıklarınız belki bir iki günde değişmeyecektir ama siz kararlı olursanız ve aşağıdaki önerileri okuyup, uygulamaya çalışırsanız olumlu gelişmeler sağlayabilirsiniz.

Sadece bir bakışın bile yettiği durumları yaşamışsınızdır? Sadece duruşuyla, tavrıyla ve bakışlarıyla sizi olumlu ya da olumsuz etkileyen insanlar olduysa sizde başkalarında istediğiniz etkiyi bırakmak istemez misiniz? Eğer cevabınız evet ise okumaya devam…

9. Yüzünüze dokunmayın – Bu sinirli olduğunuzu gösterir ve diğerlerinin dikkatini dağıtır.

10. Kafanızı dik tutun – Yere bakmayın çünkü bu kendinizi güvensiz hissettiğinizi ve belki konudan koptuğunuzu gösterir.

11. Biraz yavaşlayın – Yavaş yürümek sizi daha sakin göstereceği gibi daha az stresli olarakta gösterir. Birisi size seslendiğinde birden ona dönmeyin yavaşça dönün.

Okumaya devam et

Vücut dilini iyi kullanmak – 1

Bugüne kadar vücut dili ile ilgili olarak hep hangi hareketi ve duruşu nasıl yorumlayacağım ile ilgili çeşitli kitaplar okumuştum. Bir de üstüne Lie to Me dizisini seyrettikten sonra ilgim iyice arttı.

Öncelikle yapmanız gereken kendi vücut dilinizi keşfetmek. Nasıl oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, çeşitli duygu hallerinde nasıl davranıyorsunuz gibi. Önce bir süreliğine bunları izleyin. Hatta bunu ayna karşısında yapabilirsiniz.

Daha sonra gözlerinizi kapayarak kendinizi nasıl rahat, açık ve güvenli hissedecek şekilde konuşacağınızı ya da oturacağınızı canlandırmaya çalışın. Sonra bunu deneyin.

Eğer iyi vücut dili olduğuna inandığınız birileri var ise(siyasetçi, sanatçı vb.) onları iyice izlemelisiniz.

Takındığınız tavırlar zaman zaman size yanlış yaptığınızı düşündürebilir ama hata yapmadan öğrenemezsiniz. Ya da çok gülümsüyorsanız kendiniz daha mutlu hissetmeye başlarsınız. Dik durursanız kendinizi daha enerjik ve kontrollü hissedersiniz. Eğer hareketlerinizi yavaşlatırsanız daha sakinleşirsiniz.

Şimdi gelelim önerilere;

1. Bacak bacak üstüne atmayın ve kollarınızı kavuşturmayın – Kolları kavuşturmak savunma anlamına gelir. Anı şey bacaklar içinde geçerli. Her ikisini de açık tutun.

Okumaya devam et

Yaratıcı Direnç

Yaratıcı direnç, yaratıcılığımıza kendimizin getirdiği sınırlamalar ya da limitleri ortadan kaldırma gücümüzdür. Aslında en zor zamanlar kendi kendimizi çürüttüğümüz, kendi fikirlerimizi sabote ettiğimiz durumlardır. Bir yandan insan olmanın doğasıdır bu yaptığımız.

Özellikle üzerinde çok hassas olduğumuz, titizlendiğimiz şeylerde daha çok yaparız bunu. Sürekli bir şeyleri değiştiririz, memnun olmayız, daha iyisinin dilimizin ucunda olduğunu düşünür ama bir türlü ortaya çıkaramayız.

Gerçekten bizim için çok önemli bir projeyi ya da işi yapacağımız zaman “Sen bunu yapamazsın” “Yeterince iyi değilsin, ” “Yeteneğin yok” gibi cümleleri kendi içimizde sarfederiz. Ama moralinizi bozmayın çünkü her zaman hepimizin içinde yaratıcı direnç var ve onunla yaratıcılığımızı daha iyi bir şekilde kullanmaya devam edebiliriz.

Yapmanız gereken içinizdeki yaratıcı direnci görmezden gelmemek. Kendinizle barışmalı, kendi kendinizi bastırmamalı ve bu karamsarlığınızla yüz yüze mücadele etmelisiniz.

Belki deli derler ama yine kendi kendinizle şöyle bir konuşma yapabilirsiniz;

“Sevgili negatif tarafım, senin hayatımdaki öneminin ve amacının farkındayım ama lütfen sende beni anla. Senin yapmaya çalıştığın benim olası en kötü tarafları farkına varmam, hata yapmamam, başarısızlıktan korunmam ve zarar görmemem.

Fakat benim varolma amacıma uygun olarak bana anlamlı gelen şeyleri yaşamam vizyonuma doğru ilerlemem için gerekli. Bana ne söylersen söyle kendim olmalıyım, düşüncelerimin hayallerimin peşinden gitmeliyim. Fakat maalesef sen beni yolumdan alıkoyuyorsun.”

Hadi bakalım kolay gelsin.