Yazar arşivleri: savassakar

İş dilinde konuşmamak

Burak sabah koşusunu yaparken aklına internet üzerinden satışları artıracak iyi bir fikir gelmişti. Bu fikrin bir maliyetinin olacağını ve bu harcamayı onaylayacak bazılarının bu fikre karşı çıkacağını biliyordu

“Üstesinden gelebilirim” diye düşündü “Üstelik markamız ve imajımız açısındanda çok işe yaracak bir şey”

Bir hafta sonra ilgili yönetcilere fikrini anlatan bir sunum yaptı. Önerdiği değişiklikleri açık ve net bir şekilde anlattı. İyi bir analiz ile kendi markalarının rakip markalarla olan durumunu irdeledi.

Herkes nazikçe dinlemiş, azda olsa ilgilerini gösterir birkaç soru sormuşlardı. Finans Direktörü Füsun ona gelecek hafta döneceklerini söyledi.

Heyecanlı bekleyiş sonrasında Füsun bu öneriye bütçe ayıramayacaklarını belirtti.

“Şu anda internetten satışlarımızı artırmak birinci önceliğimiz değil” dedi.

Burak çok bilinen bir hata yapmıştı: Yöneticilerinin istediği dilde konuşmamış onların değer verdiği şeylere odaklanmamıştı.

Burak eğer iş dilinde konuşsaydı başarma olasılığı daha yüksek olacaktı. Örneğin “Internet sitemizin yapısı sebebi ile gelen müşterilerimizin %30’u hiç bir şey almadan siteden çıkmaktadırlar. Bunun anlamı kişi başı 100 YTL’den her ay 100.000 YTL kayıp anlamına gelmektedir.” Eğer bu şekilde satış kaybını sunumunun merkezine koysaydı tüm ilgiyi yakalayabilirdi.

Ne yapmak lazım?

Yapacağınız pazarlama aktivitelerinden çok sonuca odaklanmak. Eğer pazarlama odaklı kişilerle konuşmayacaksanız pazarlama materyallerinede ihtiyacınız yoktur. Yapacağınız her işin sonuçlarını sunacak şekilde hazırlanmanız gerekir. Örneğin öneriniz yeni bir tip broşür ise bunu talep ederken bu broşürü satışları artıracağı, satış artışının nakit girişini hızlandıracağını ve böylece firmanın yıl sonunda hissedarlarına söz verdiği gibi %3 büyüyeceğini belirtmeniz gerekir.

Pazarlama aktivitelerinizi önceliklendirmenizde çok önemli. En büyük katkı sağlayacak olanları öne çekmeniz lazım. Elinizdeki kısıtlı kaynakları doğru kullanmanız çok önemli.

Doğru yerde doğru kararı alıp almadığınızı test edin. İddia etiğiniz sonuçlara ulaşıp ulaşmadığınızı neden ulaşamadığınızı mutlaka izlemelisiniz. “Doğru öngörü” iş dilinde konuşmanın anahtarıdır. Sakın iş dilinde konuşmak “kafadan atmaktır” diye yanılmayın.

Diyelimki bir gazete içi ilan vermek istiyorsunuz. Şöyle diyebilirsiniz ama doğru olmaz: “Gazete içi ek için 50.000 YTL harcayacağız”. Bunun yerine aynı şeyi söyle söyleyebilirsiniz: “ Gazete içi ek’e yapacağımız 50.000 YTL yatırım ile %10’luk bir geri dönüş sağlamayı planlıyoruz.”

Burada bitmiyor tabiki. Her şey birbirine bağlı. Borsacılar ise analizleri, raporları okurlar sizin pazarlama aktivitelerinizi izlerler ve bunu finansal bir dile dönüştürürler. Örneğin “Agro firması yeni çıkardığı X markası ile pazarda %3’lük bir pay hedefliyor. Bu aynı zamanda yeni reklam kampanyasına başlamış olan Y firmasının hisselerinde de hissedilir bir düşüş yaşanacağı mesajını veriyor” gibi.

Eğer iş dilini doğru kullanırsanız sizden başlayıp diğer kurumlara kadar giden doğru bir dalga yaratma şansınız yüksek olur.

Sessiz kabullenme

Çalışma arkadaşınız  ciddi bir hata yaptı, fark ettiniz ancak kimseye bir şey demediniz. İşte bu sessiz kabullenmedir.

Bir şeyleri sessiz kabullendiğinizde ortaya çıkan negatif sonuçlarıda körüklemiş olursunuz. Sessizliğiniz aynı şeyin tekrar yapılmasına cesaretini verebilir, yapılanın yanlış olmadığını düşündürtebilir.

Hayatınızda, çevrenizde ve/veya haberleri izlerken neleri kabulleniyor, neleri kabullenmiyor, neleri kabullenmiyor üstelik onunla mücadele ediyorsunuz hiç düşündünüz mü?

Pasif kaldığınız noktalarda belkide enerjiniz yeteriz kalıyor, spor yapmıyorsunuz, iyi beslenmiyorsunuz. Yada bulunduğunuz pozisyon etki yaratabileceğiniz bir güç vermiyor size. Belkide yorgunsunuz geçmiş mücadelelerden. Belki başından beri korkup kaçtınız mücadele etmekten. Hangisi?

Peki bu durumda kendinizi sessizce kabulleniyor musunuz? Kendi performansınızı kabul edilebilir düzeyde görüyor musunuz? Ailenize yeterince vakit ayırdığınızı, sağlığınıza gereken özeni gösterdiğinizi, yardıma muhtaçlara yardım ettiğinizi, çevreyi koruduğunuzu düşünüyor musunuz?

Şimdi yaşadığınız iyi-kötü olayların ve aldığınız sonuçların sizi şaşırtıp şaşırtmadığını söyleyin.

“Şanssızım” “Nazar değdi” “Hayret yahu kısmet değilmiş” gibi teslimci klişeleri bırakın. Eğer hayatınızda bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız sessiz kabullenme ile yapamazsınız. Kendinize yeni standartlar getirin.

Yeri geldiğinde karşı çıkın, fikirlerinizi söylemekten çekinmeyin, iyiye doğru haraketten sarfı nazar etmeyin.

Sessiz onaylama yakın arkadaşların, eşlerin, dostların en büyük korkularından biridir çünkü samimiyeti yok eder, gerçeklerin saklanması anlamına gelir. Bazen gerçeklerle yüzleşmek ağır olsada dostluk, arkadaşlık bunu gerektirir.

Sessiz onaylama problemlerinizi çözümsüzlüğe sürükler. Çünkü problemleri çözmenin birinci adımı problemi dile getirmek ve tanımlamaktır. Sesizlik problemi gizler ve gizlendiği yerde büyümesini sağlar.

Bugüne kadar sessizliği, ketumluğu erdem edindik ama yerine göre. Konuşmanında erdem olduğu yerleri bilmek gerek. Hem de sessizlik sağır etmeden insanı.

Anlık karar verme ve yanılma

Bazen işlerin gidişatını veya yaşanan anlık şeyleri dikkate alıp gerçekten öyle olup olmadığını araştırmadan bazı kararlar verdiğimiz olur. Bazen doğru olur bu kararlarımız bazende yanlış.

Yanlış olduğunda bu kararımızın sonucundan çalışma arkadaşlarımız olumsuz etkilenirler. Bu yüzden “dikkatli karar vermek” kavramı geliştirmemiz ve üzerinde durmamız gereken bir konudur.

Telefon çaldı ve Can açtı. Gece güvenlik görevlisi dürümlerin geldiğini söyledi. “Şimdi iniyorum” dedi Can. Asansöre doğru giderken ayaklarını masasının üzerine uzatmış, ekran koruyucusunu seyreden Kerem’i gördü.

“Dürümler gelmiş, sıra sende” dedi.

“Tamam,” dedi Kerem ve yerinden kalktı. Can sandalyesine oturdu ve tekrar gündüz yaşadıkları teknik hatanın sebeplerini düşünmeye başladı. Ne zaman o yeni programı kullansalar sistem çöküyordu. Eski programa döndüklerinde sıkıntı kalmıyordu.

Kerem dürümleri getirdi ve yemeye başladılar. Can şöyle düşünüdü: “Ya yeni programdan kaynaklanan bir problem değilse?”

3 haftadır gece gündüz çalışıyorlardı ve Can problemin çözümü için kritik olan soruyu “dürümünü” yerken sormuştu. Problem dürümün içindeydi ve Can ısırdığında ortaya çıkmıştı.

“Ne?” dedi Kerem

“Demek istediğim, problem sistemin kendisinde olabilir ve eski modüller bu hatayı görmemizi engelliyor olabilirler. Çünkü eski sistem kendi içinde düzgün çalışırken yeni programda hata veriyor”

Kerem ağzındaki lokma ile boğuşurken şöyle dedi: ”Yani haftalardır boşuna mı uğraşıyoruz?”

Can gerçekten haklıydı. Sistem yıllardır problemsiz çalıştığı için herkes, sistemin aynı zamanda doğru çalıştığındanda emindi. Yeni program daha iyiydi ama programın geri kalanıyla uyuşmamıştı. Can, çok farklı bir öngörü ile çok farklı bir yöne ilerlemiş, çözümü başka şekilde aramışlardı.

Dikkatli karar verme, kanıt ve kurallara dayanarak çıkarımlar yapmaktır. Özellikle stres altındayken dikkatli karar vermek zorlaşır çünkü karar vermek için gereken enerjiyi stres tüketir.

Dikkatli karar verme hatalarına birkaç örnek vermek gerekirse;

Dilemek

Eğer spesifik bir beklentimiz var ise, ve gelen bilgi bu çıktıyı elde edebileceğimiz yönünde ise, bu çıktının gerçekleşeceği beklentisine gireriz.

İstatistikleri/Raporları Yanlış Yorumlamak

Eğer tuhaf bir şekilde istediğimiz sayılar karşımıza çıkasa bunları olumlu bir gelişme gibi değerlendirmek. Raslantısal olumlu bilgileri doğal ve doğru sonuçlar olarak görmek ve göstermek

Acele yargılamak

Eğer elinizde somut bir kanıt olmamasına rağmen birisini sırf öyle olduğuna inandığınız için suçlu ilan ederseniz yanılırsınız. Biz görüşümüzün doğruluğuna elimizde kanıt olmasada inanabiliriz bazen.

Belki sizinde probleminiz dürümün, pizzanın, hamburgerin içinde. Kim bilir?

Şampiyon olmak isteyen önce çocuk olmalı !

Başarılı insanların nasıl başarılı olduklarını hiç düşündünüz mü? Çevrenizde yüksek maaşla işe başlayan şampiyonlar var mı?

Kimse şampiyon olarak hayata başlamıyor. Herkes sizin gibi, benim gibi başlıyor hayata. (Büyük patronların çocuklarını bu kapsamda değerlendirmememiz lazım)

Pekala o halde, birisini diğerlerinden farklı yapan ne oluyor o zaman?

Şampiyonların farklı bir duruşları vardır örneğin, onlar herkes gibi düşünmezler. Fakat bu özellikleri aslında bir istisna değildir. Hayata adım attığımız gün itibari ile bu tip özelliklerimiz gelişmeye başlar. Eğer biz üzerlerine gidersek gelişirler, gitmezsek kaybolurlar.

“Şampiyon olmak isteyen önce çocuk olmalıdır” ne demek o zaman:

1. Şampiyonlar öğrenmeye çok isteklidirler.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde öğrenmeye açtır ve çevresindeki tüm dünyayı anlamaya ve algılamaya çalışır. Bir sülük gibi tüm bilgiyi emmeye çalışırlar çünkü farkında olmasalarda onları hayatta başarılı kılacak olan şeylerdir bunlar.

Öğrenmeye istekli olmak kadar “öğretilebilir olmak”ta önemlidir. Size bir şeyler öğretmeye çalışnanlara karşı anlayışlı, sabırlı ve dikkatli olmanız gerekir.

Okulda alınan eğitim her neysede benim size önereceğim şey “kendinizi eğitmenizdir” Ne yapıp edip birkaç tane altın bileziği kolunuza takmanız gerekir. Bunun kolay olmadığını ve uğraşmanız gerektiğini herhalde söylememe gerek yoktur. Mutlaka kendinize bir kaç tane “zanaat” edinin.

2. Şampiyonlar yapmaya hazırdırlar

Çocuklar ne zaman yeni birşey öğrenseler hemen uygulamak isterler. Şampiyonlarda aynı şekilde yein öğrendikleri yada kendilerini geliştirdikler iher yeni konuda bir şeyleri gerçekleştirmek, performanslarını yükseltmek isterler. Böylelikle kariyer basamaklarını çıkarlar.

Ayrıca “akıllı eşek atlarla yarışmazmış” diyerek bilmedikleri konuya atlamayarak, kendilerinin o konudaki eksik olan taraflarını iyileştirdikten sonra adım attıklarınıda eklemem gerek.

3. Şampiyonlar hata yapmaktan korkmazlar

Bir çocuk yürümeyi becerene kadar bir çok kez düşer ama pes etmez. Şampiyonlarda hata yapmaktan korkmazlar.

Hataların en iyi öğretmen olduğunu bilirler. Hatalrından ders çıkarıp, başarana kadar inceayarlarını yaparlar. (Fine tunning – ince ayar –eski radyolarda kanalı yakalamak için çevirdiğimiz düğmeden hareketle yönetim jargonuna girmiştir.)

4. Şampiyonlar uyum sağlarlar

“En güçlü olan değil, en uyumlu olan hayata kalır” diye bir iddiam olacak. Uzun dönemde dengeli bir değişim ve uyuym kolaydır. Çocuklar yetişkin olana kadark idönemlerinde çeşitli aşamalardan geçerek uyumlu olmayı öğrenirler.

Yaşlandıkça bazı şeyler sabitlenmeye başlar ve çevremize uymakta zorluk çekeriz bazen. Bazı şeylerin yapılma şekli, moda, trendler ve teknoloji bizi zorlamaya başlar. Bu yüzden değişime direnç başlar. Şampiyonlar sürekli değişen ortama uyum sağlayabilenlerden çıkmaktadır.

5. Şampiyonlar yenilikçidir

Daha önceki bir yazımda “Tabula Rasa”dan bahsetmiştim. Yani: İnsan bütün bilgilerini deneyimleriyle elde eder. Doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz. Yapılan bir deneyde doğuştan bir köre bir küple bi küre elletilmiştir. Daha sonra birden gözleri açıldığında dokunmadan hangisinin küre hangisinin küp olduğunu anlayamamıştır. Bu yüzden çocuklar için yapacaklarının ve bunu nasıl yapacaklarının bir sınırı yoktur.

Şampiyonlarda deneyimlerini kendilerini yukarı doğru iten bir güç olarak kullanırlar ancak onlar için sadece deneyim yetmez. İşlerini daha efektif, daha az maliyetli yapabilecekleri yolları bulurlar.

Başarılı olmanın tamamında çocuk olma prensibini düşünmek doğru olmaz. Bu zaten istenen bir şeyde olamaz. Fakat en azından şöyle bir durup “çocukların gözünden dünyaya bakmakta” fayda olabilir.

Sunmakta, sunum hazırlamakta sanattır!

Etkili sunum hazırlamak artık bir işi doğru yapmak kadar önemli çünkü yaptığınız iş ne kadar iyi olursa olsun satamazsanız anlamı yok.

Size biraz farklı taktikler vermeye çalışacağım;

• Sunumu yaptığınız anı yaşayın ve orada olun. Geleceğe yönelik olacaklar, olabilirlikler gibi sunumunuzun yaratacağı olası etkileri düşünmeyin. Sadece sizi izleyenlere ve sunumunuza konsantre olun.

• İnsanları hayran bırakmaya çalışmayın. Bunun yerine paylaşın, yardım edin, ilham verin, öğretin, bilgilendirin, yol gösterin, motive edin… Ya da dünyalarını bir nebze olsun iyileştirmeye çalışın.

• Işıklar açık olsun. Yeterli ışık mutlaka olmalı. Karanlığa saklanmayın ve gelenlerin en az sesiniz kadar sizi görmekte istediklerini unutmayın.

• Sahnede olduğunuzu unutun. İzleyenlerle aranızdaki engelleri kaldırın, rahatlamaya çalışın.

• Mümkünse uzaktan kumanda ile slaytları değiştirin. Böylelikle odada yada sahnede gezme ve rahatlama şansınız olur.

• Sakın bir şeyleri gizlemeye kalkmayın. Gerek entellektüel açıdan gerekse fiziksel olarak bir şeyleri baştan savma yaptığınız imajı bırakmayın.

• Bilgisayara bağlı olmayın. Bilgisayar çalışmazsa nasıl devam edeceğinizi planlayın. Önemli olan vermek istediğiniz mesaj ve bu konuda teknoloji sizi yarı yolda bıraksa bile pes etmemeniz gerekir.

• Basit olmalı sunumunuz. Basit hedefler, mesajlar ve makul uzunlukta tabiki.

• Eğer küstah, komik vb. sizi farklılaştıran bir tarafınız varsa bunu sunumunuza yansıtabilirsiniz. Eğer öyleryseniz öylesinizdir, saklamayın.

• İnandırıcı ve güvenilir olmalısınız.

• Kurumsal ağız kullanmayın, kendiniz konuşur gibi sunum yapın. Söylediğiniz şeylerden dolayı eleştirilmekten korkmayın. Her zaman birileri “kral çıplak” diyecekler ama siz çıplak değilseniz probleminiz olmayacak.

• Dinleyicileri aktif olarak düşünü, pasif değil. Bu yüzden her türlü soruya hazırlıklı olun.

• Kendinizle barışık olun. Bu sayede pratik yapıp kendinize güveninizi artırabilirsiniz. Dinleyiciler kendine güvenerek konuşanları severler.

• Çok süs sahtelik hissi yaratır. Mesajdan uzaklaştırmak istediğiniz düşünülebilir. Tasarımı düşünün ama süs değil.

• İyi bir yemek nasıl olur düşünün. Malzemelerin dengesi, ısı ve pişirme süresi, yeme zamanı vb. İyi birsunum iyi bir yemek gibidir.

Eminim sizinde çeşitli önerileriniz vardır, paylaşırsanız sevinirim. Burada özellike şu tipte fontlar kullanın, giriş- gelişme- sonuç olsun vb. şekle tabi özellikleri anlatmak istemedim.

Ama iyi bir sunum hazırlamak ve sunumu yapmak konusunda deneyimlerinizide paylaşırsanız sevinirim.

İşyeri tabularımız

Hepimizin çalıştığı yerlerde bazı şeyler asla tartışılamaz çünkü tabu olmuşlardır. Ör. Mehmet Bey genel müdür kararları tartışılmaz ya da biz asla rakiplerimizle işbirliği yapmayız gibi.

Bazı tabular sizi neden yokken bir şeyleri yapmaktan alıkoyarlar. Eğer işyerinde yeni isek tabularla ilk tanışmamızda 3 yaşında bir çocuk gibi “Neden? Neden? diye sormalarımız başlar. Bizlerde bu tabulara çoğu zaman mecburen itaat eder, fakat değiştirmenin zamanını kollamaya başlarız.

Proje görüşmeleri esnasında Özgür, tedarikçi firmanın neden işleri tamamlamakta geç kaldığını tahmin ediyordu. Tedarikçi firmayı Genel Müdür önermişti ve tabiki başka tedarikçilere bakılmadan kabul edilmişti. Herkesin duyabileceği bir şekilde görüşlerini nasıl söyleyebileceğini düşünüyordu. “Pardon. Bir sorum var” dedi.

Toplantı başkanı Eliz “Evet.” dedi.

“Merak ettiğim bir şey var” diye başladı Özgür “Eğer bu tedarikçi ile çalışırsak zamanında tamamlayamayacağımızı söyleseydik ne olurdu? ”

Oda sessizleşti. Özgür herkesin düşüneceğini fakat hiç kimsenin bir şey söylemeye cesaret edemeyeceğini biliyordu. Bir tabuyu yıkmış ve yorum yapmıştı.

Tabu, TDK sözlük’te “yasaklanarak korunan (nesne, kelime, davranış)” olarak geçiyor. Tabular, işyerlerinde özellikle ne konuştuğumuzla ilgili şeylerdir çünkü konuşamadığımız şeyleri değiştiremeyiz. Konuşturmayarak o konuda değişmemeyi garanti altına almış olurlar.

İşyerinde, yapılmak istenenlerle davranışsal kısıtları Johari Window incelemiş. 2 kişi düşünün.

– Birisi bir şeyi tartışmak istediğinde karşı tarafta tartışmak istiyorsa buna “Açık durum” deniyor.

– Eğer karşınızdaki tartışmak istiyor, siz istemiyorsanız “kendini kısıtlama” deniyor.

– Siz tartışmak isterken karşı taraf istemiyorsa “karşı kısıtlama” deniyor.

– Eğer ikimizde tartışmak istemiyorsak zaten “kapalı” oluyor. İşte “kapalı” durumlara tabular diyoruz.

Tartışma kısıtları firmaların değişebilme kapasitelerini belirler. Eğer tartışılabilir bir ortam var ise eleştiri vb. bilgiler değişim için kullanılabilir. Eğer bilgisayar altyapısının konuşulması bir tabu ise öncelikle o tabuyu yıkıp düzgün bir altyapı çalışması başlatılabilir.

Size bir kaç tartışma kısıtı ve yarattıkları riskleri aktarmak istiyorum;

Organizasyonel taahhütler

Organizasyonun verdiği taahhütleri tartışamıyorsanız çok uzun yol gidemezsiniz. Bazen olaylar öyle gelişir ki verilen taahhütlerin hükmü kalmadığı gibi acilen yenilenmeleride gerekebilir.

Güç

Güçlü yöneticilerde insandırlar ve hata yapabilirler. Eğer onların işi sorgulanmaz ise problem yakında yaşanacak demektir.

Tabular

En büyük tabu tabuların tartışılmasıdır. Aslında bir çok işyer i”sonuna kadar açık iletişim” içinde olduğunu iddia eder. Halbuki hiçöte öyle değildir. Özellikle tabuları tartışamıyorsanız ve üzerlerine gitmiyorsanız onlar sizi ergeç bulacaklardır.

Şirketinizdeki tabular neler? Ailenizdeki tabular neler? Siz bu tabulara karşı neler yapıyorsunuz?

Mercedes Benz Sendromu

Adamın biri arkadaşının işine yatırımcı bulması için yardım ediyormuş. Bir gün potansiyel bir yatırımcı ile öğle yemeği yemişler. Yatırımcı ertesi gün yemeği organize eden adamı aramış ve yatırım yapamayacağını belirtmiş. Neden diye sorulduğunda “ o kişide Mercedes Benz sendromu” var demiş.

Bunun ne olduğunu sorduğunda yemek esnasında yatırım isteyen kişinin yeni aldığı lüks ev için ayda 5.000 dolar banka kredisi ödediğini öğrendiğini söyledi. Yatırımcı bu durumu Mercedes Benz Sendromu diye adlandırmıştı. Yani yapacağı yatırımın gelir ya da kar getiren işlere değilde kişinin gereksiz lüksüne ya da kişisel harcamalarına gideceğini(ör Mercedes’i olan birinin ona harcayacağı metaforu) düşünmüştü.

İşte girişimcilerin yaptıkları en büyük hatalardan biriside budur. Girişimciler, yatırımcıların getirdikleri parayı kar gibi ya da istedikleri konuda harcayabileceklerini düşünürler. Bu konuda verişen teşviklerde de (Teydeb-Tübitak vb.) aynı düşünce hakim. Şirketler kendi özellerine aldıkları araçları, yaptıkları seyahatleri bu tip yatırımlardan elde ettikleri paralarla aklama derdine düşüyorlar. Halbuki yapmaları gereken işlerine, çalışanlarına ya da kendilerine yatırım yapmak.

Fakat yapılan yatırımı işe dönüştüreceğim derken çalışanların yemeklerinden ya da servislerinden kesmenin manası yok tabiî ki.

Siz siz olun yaptığınız her işte mutlaka tasarruf edebileceğiniz bir miktar bırakın. Yani kazancınızın bir oranını disiplinli olarak acil durumlar için saklayın. Gerek kriz durumlarında gerekse önemli anlarda bir emniyetiniz olsun. Eğer bu emniyeti almaz özel ve iş harcamalarınızı aynı havuzdan kullanmaya başlar ve bunu yönetemezseniz kendi kendinizi tüketir duruma gelirsiniz.

Allah aşkına kıyaslamayın

Ben kıyaslanan bir kuşaktanım. Daha ana sınıfından itibaren yüksek notlar almak, sınıf birincisi olmak, komşunun oğlundan daha hızlı koşmak vb. bir çok konuda kıyaslandım. Kıyaslanmaktanda yoruldum.

Sürekli bir rekabet ortamı içinde yetiştirildik. Ailelerimiz, öğretmenlerimiz ve yöneticilerimiz bizi hep birileriyle kıyasladılar ve kıyaslamaya devam ediyorlar. Özgüveni yeterince gelişmemiş olanlar, kendilerini diğerleri ile kıyaslamaya devam ediyorlar.

Bir ana sınıfı düşünün: Çocuklara resim yaptırılmış ve en iyi 1-2-3 diye duvara 3 resim yapıştırılmış ve sergi şeklinde sunuluyor. Olacak şey mi bu?

Bütün çocuk resimleri güzeldir ve birincidir. Daha en küçük yaşlarda diğerlerini geçmeyi erdem olarak öğreteceksiniz ancak bunu yaparken ahlaki ve etik kuralları yeterince öğretmeyeceksiniz, sonuç ne olur?

Şimdi şu senaryoya bakalım. 2 kişi var: Ahmet ve Mehmet. Ahmet kıyaslamalar sonucu hep herkesi geçmeye kendini zorlamış, okul ve iş hayatı derken artık kıyaslama kendisinde kalıcı davranış değişikliğine neden olmuş, olsun. Her konuda kıyaslayama yaparak başarısını ölçüyor. Rakibinin satışlarının gerisinde kalırsa her türlü strateji ve taktik ile öne geçmeye çalışıyor, birisi son model bir araba alırsa kendisi özel yapım başka bir araba alıyor. Başkalarının giydiklerini giymiyor çünkü hayatını kıyaslama belirlediği için “kıyaslanmak istemiyor”

Mehmet ise hep birileri tarafında geçilmiş, hatta ailesi tarafından da “bak komşunun oğlu neler yaptı sen yapamadın” tenkitleriyle büyümüş, içine kapanık, üniversiteden sonra zar zor iş bulmuş, “gözlerimi kaparım işimi yaparım” diyen biri haline gelmiş. Kıyaslanmaktan yorgun düşmüş, yenilmiş.

O kadar çok böyle insanlar var ki çevremde, gerçekten üzülüyorum.

Bence eğitimin en önemli unsurlarından birisi insanlara herkesin ayrı bir birey olduğunu, herkesin kendine has bir güzelliği ve özelliği olduğunu belletmektir. Bu konuda annelere, babalara, öğretmenlere çok zor bir iş düşüyor. Çünkü tüm hayatları boyunca “kıyaslanmış” olan bizlerin “kıyaslamamayı başarmamız” ve bunu ”çocuklarımıza öğretmemiz” gerekiyor.

Kimsenin şartları, yetenek ve becerileri aynı değil. Kıyaslama ancak eşit özelliktekiler arasında yapılırsa anlamlı olabilir. Ör., benzer 2 şirketin pazarlama sonuçları ya da 2 benzer maddenin ateşe karşı hassasiyetinin karşılaştırılması gibi. Bilimsel anlamda bizlere bir şey katmak adına kıyas ve karşılaştırmanın gerekli olduğunu kabul edebilirim.

Son sözüm: Lütfen insan hayatını/yaşamını hiç bir şey ile kıyaslamayın.

Atatürk, Mark Rothko ve Google

Bazen yaptığımız planlar, ürünler ve süreçler kullanışsız, hantal yada karmaşık olurlar. Bir şeyler ya eksik yada fazladır. Ve biz ancak içimize sindiğinde bir şeyleri iyi yaptığımıza inanırız.

Peki neden bir çok şeyi karmaşıklaştırıyoruz yada zorlaştırıyoruz?

Hande bir sonraki slayta geçince Rüçhan daldığı hayallerden sıyrıldı, küçük bir esneme ile toplantıya geri döndü. Stratejilerini gözden geçiriyorlardı. Strateji dokümanı titizlikle hazırlanmış, çok iyi araştırılmış, olabildiğince karmaşık ve anlaşılmazdı. Rüçhan, emin olmadığı halde neden bu maddeleri onayladığını geçirdi içinden. “Ne farkeder” dedi. “Nasılsa 3 ay sonra anlaşılmaz strateji dokümanının yeni versiyonunu gözden geçireceğiz.”

Proje toplantılarında buna benzer şeyler yaşanıyordu. Yöneticiler yerine mühendisler, strateji planı yerine proje planı, yine aynı karmaşa ve anlaşmazlık ve 3 ay sonra tekrar üzerinden geçilecek olan gerçekleştirilemez bir proje planı.

Bazen yaptığımız planlar, ürünler ve süreçler onları yapanlar tarafından bile anlaşılmayacak karmaşıklıkta olabiliyor. Gereksiz karmaşıklık birçok şirketin içine sinmiştir. Hatta bu alışkanlık kişisel programlara ve işlere kadar yansır. Gönderdiğimiz epostalar karşımızdakinin okumayacağı kadar uzun, anlamayacağı kadar karmaşık ve zor olabilir.

Efektif planlar, kullanışlı ürünler ve uygulanabilir süreçler basit ve zariftir. Ancak bazen kaliteyi kompleks olma ile, tam olmayı da detaycılıkla karıştırırız.

Benim basit ve şıklıkla ilgili olarak nitelendirdiğim birkaç örnek var:

Atatürk’ün Gençliğe Hitabı – Sadece bir sayfa ile bu kadar çok anlaşılır mesajın verilmesi gerçekten muazzam

Mark Rothko’nun resimleri güzellik ve basitlik paradigmalarını anlatır.

Google– sitenin tasarımına göz atın ve şirketinizin web sitesi ile karşılaştırın. Dünyanın en çok ziyaret edilen sitesindeki tasarımın basitliği ve şıklığını düşünün.

Bazıları az bir şeyle çok şey başarırken bizler neden işlerimizi, hayatımızı karmaşıklaştırıyoruz?

Karmaşa alışkanlığımız

Bazıları Ürün Geliştirme veya Stratejik Planlama departlarında çalışırlar. Özellikle bu birimlerde çalışanlar problem çözmeyi severler ve problemler yeterince zor değilse keyif almazlar.

Yanlış problemi çözme

Müşterilerimiz mutsuz olduğunda HEMEN ya ürünlerimize yeni özellikler ekleriz yada yeni ürünler çıkartırız. Halbuki müşteri hizmetleri servisinde küçük bir düzeltme bu problemleri giderebilecektir belkide. Gerçek problemi çözmemiz lazım.

Liderlik Eksiği

Bazen sadece üst yönetciler kızmasınlar yada kızgınlıkları geçsin diye bir şeyler yaparız. Ve hatta yaşanan problem çoğu zaman onların suçları olmakla beraber onların liderlik zaaflarını karmaşık işlerle örtbas etmeye çalışırız.

Basitlik, şıklık ve etkinlik sizinle başlar. Çevrenizdeki basit ve şık şeylere artık daha fazla dikkat edin ve sizde doğru dalgayı yakalayın.

Neden ilk önce Yıldız Oyuncular kaçar?

Businessman with binoculars spying on competitors.

Sanki saatin akrebinin tekrar aynı yere gelmesi gibi her yıl şirket içindeki “yıldız oyuncular” artık gitme vakti geldiğini düşünürler.

Çalıştığım oldukça büyük bir firmada hem pazarlama tarafı hem de teknik taraf neredeyse aynı zamanlarda bu psikolojiye girerlerdi. Aslında yapılan araştırmalar çok hoş olmasada bir şirketin genel kazancını toplam çalışanın %20’sinin kazandırdığını göstermekteydi. Diğer %80 yine çok önemli olmakla beraber daha çok destekleyici ve tamamlayıcı çalışanlardan oluşur. %20’lik grup genellikle “yıldız oyunculardan” oluşur, bu çalışanların yerine adam bulmakta zordur, yaptıkları işi yapmakta.

Üstelik şirketlerde yukarıda bahsettiğim hareketlenme genellikle bu %20’ye girenler arasında olur. Neden yer değiştiriyorlar derseniz birkaç sebep söylenebilir;

  • Para
  • Yapacak bir şeyinin kalmaması, heyecanının azalması
  • İşin çok heyecanlı ve riskli olması
  • Firmanın kötüye gidişi

Biraz bu nedenleri açıklamaya çalışayım ama bu maddelere daha onlarcasını ekleyebilirsiniz. Sadece ben kendi tecrübelerime dayanarak 4 madde ile sınırlıyorum yazımı.

Para

İyi adamlar daha fazla para kazanabileceklerinin de farkındadırlar. Özellikle enflasyonist bir ülkede para en önemli belirleyicilerden biridir. Bu yüzden aynı şirkette kalıp enflasyon oranında bir artış yerine ünvan, fayda ve ücret artışını yakalamayı isterler. Ayrıca şirketler arasında ücret standartı gibi bir uygulama olmadığından özellikle uluslararası firmalarda yöneticilik yüksek ücret anlamına gelmektedir.

Şirketler bir hata yaparlar, ödeyebilecekleri minimum maaş bütçesi üzerinden ve yapacakları zam(enflasyon oranı) üzerinden plan yaparlar. Aslında ödeme potansiyellerine ilişkin bir fonu her zaman yedekte tutmakta fayda vardır. Çünkü sektördeki ücret artışı enflasyon yada ekonominin genel gisişinden bağımsız daha yüksek olabilir.

“Yıldız oyuncular” değerlerini bildikleri için tatmin olmazlarsa başka yere kayarlar.

Yapacak bir şeyinin kalmaması, heyecanının azalması

Monotonluk insanı tüketir. Sürekli ve uzun süre aynı işi yapan biri bir süre sonra sıkılıp başka şeyler peşine düşecektir. Aslında uzun süre ve sürekli yapmaktan dolayı işi ile ilgili “yıldız oyuncu” olmuştur. Ama o öyle düşünmemektedir.

Bu tipteki çalışanlar tünelin sonundaki ışığın üzerine gelen trenini ışığı olduğunu düşünmeye başlarlar giderek.

Eğer yöneticiler özellikle bu tipteki çalışanlarının hedeflerini, nasıl motive olduklarını ve huylarını ve özellikle ne düşündüklerini bilmiyorlarsa onları kaybetme eşiğindedirler. Bunun yolu; konuşmak, arkadaş gibi yaklaşmaktır. Ona farklı sorumluluklar vererek hayatını renklendirmek ve belki hedeflere yönlendirmek iyi bir çözüm olabilir.

İşin çok heyecanlı ve riskli olması

Burada bahsettiğim insanlar tembel olmayan insanlar. Üstelik bürokrasiden, işbirliğinin olmamasından, dedikodudan, belirsiz hedeflerden vb. sıkılmış insanlardır. Bu insanlara sadece “yap” diyerek iş bitirtmek zordur, gerekli malzemeyi, yetki ve sorumluluğu vereceksiniz. Hadi bunları vermediniz çalışan bir savaşır, iki savaşır, üç? Uçar gider çünkü onun hayatını çok riskli bir hale getirmişsiniz demektir.

Çalışanlar çoğu zaman sıkıntılarını dile getirmezler. Biriktirirler ve bir noktada patlarlar. Ama akıllıca açık kapı politikası izler ve birazda onlara yakın durursanız “tek taşla iki kuş vurma” şansınızı artırırsınız. Ayrıca kendilerine ilişkin çözüm önerilerini yine onlara sorabilirsiniz. İnsanları kaybetmek gerçekten çok kolay ama kazanmak zordur unutmayın.

Firmanın kötüye gidişi

Eğer firmanın üst yönetimi firmanın hedeflerine ulaşmasını sağlayamıyor, firmanın zarar etmesine sebep oluyorlarsa problem var demektir. Her ne kadar herkes enflasyonist ortamda para ile motive olur diye düşünsekte kazın ayağı her zaman öyle olmuyor. Çalıştığım bir danışmanlık firması çağırdığı konuşmacıları, biraz konuları çok az değiştirdiği için popülaritesini giderek kaybediyordu. Danışmanlık ve eğitim işinde de sizin günü yakalamanız geliştirmeniz ve şirketin sektör liderleri içerisindeki yerini korumasını sağlamanız gerekir.

Ben sadece 3-4 örnek verebildim, sizlerinde “yıldız oyuncuların” kaçmasına ilişkin görüşleriniz varsa buraya yorum olarak gelsin, hoş gelsin, sefa gelsin.